ÖDEV ARŞİVİ
Sayın Ziyaretçimiz;
Ödev Veya Konu Anlatımları Kategorilerini Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir...
Ödev Arşivimizi Sadece Üyelerimiz Görebilir
ÖDEV ARŞİVİ

Özgür Arşiv
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Osmanlı Padişahları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Sayfaya git : Önceki  1, 2
YazarMesaj
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:15 pm

Sultan III. Osman






III. Osman, I. Mahmûd’un kardeşi olup II. Mustafa’nın 1699 yılında
Şehsüvâr Vâlide Sultân’dan doğma oğludur. Baş hocası Feyzullah-zâde
İbrahim Efendi olan III. Osman, 2 yıldan biraz fazla sürecek olan
saltanat tahtına ağabeyinin vefatı üzerine 13 Aralık 1754 yılında
oturdu. Şişman, asabî ve geçimsiz bir devlet adamı olduğu ve
sadrazamlardan hiç biri ile geçinemediği söylenmektedir.
Sadrazamları arasında yer alan Hekimoğlu Ali Paşa, Yirmisekizçelebi-zâde
Mehmed Said Paşa ve son sadrazamı olan Koca Mehmed Râgıb Paşa,
gerçekten değerli olan devlet adamlarındandır. Ağabeyinin aksine
müziği sevmez ve kadınlara iltifat etmezdi. Tebdil gezmek en önemli
merakı idi. Kadınların sokaklarda serbestçe dolaşmalarını ve giyinip
süslenmelerini ciddi manada sınırlamalara tabi tutmuştu. Hekimoğlu
Ali Paşa, padişahın bazı makul olmayan tekliflerini şiddetle
reddedecek kadar dirâyet sahibiydi ve arada sırada onunla
tartışırdı.

III. Osman zamanının hatırlanacak olan en önemli olayları,
İstanbul’un büyük bir kısmını ve hatta Paşakapısını dahi yok eden
Hocapaşa ve Cibali yangınları; çok insanın ölümüne sebep olan veba
salgını ve denizleri donduran müthiş kışlar gibi dahili
hâdiselerdir. Kısaca III. Osman, çok yönleriyle diğer padişahlara
benzemeyen farklı bir insandır ve 30 Ekim 1756 tarihinde şirpençeden
dolayı vefat etmiştir.
KADIN EFENDİLERİ: 1- Leyla Baş Kadın. 2- Zevkî Üçüncü Kadın. 3-
Ferhunde Emîne Dördüncü Kadın. Çocukları olmamıştır .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:15 pm

Sultan III. Mustafa







III. Ahmed’in 1717 yılında Emine Mihrişah Sultân’dan dünyaya gelen
oğludur. Laleli Camiinin bânisi olan III. Mustafa, Ekim 1756 yılında
III. Osman’ın vefatı üzerine Osmanlı tahtına oturmuş ve 1769
tarihinden itibaren de Gâzi ünvanını kullanmıştır. Müneccimlik ve
ilm-i nücûma aşırı bir ilgisi olduğu söylenmektedir. Şâir, hattât ve
âlim bir padişah olan III. Mustafa, sadrazamı Koca Râgıb Paşa olması
hasebiyle, saltanatının ilk on yılını huzur içinde devam
ettirmiştir. Râgıb Paşa, akıllı bir vezirdir ve Padişahın harp ilanı
arzularını 6 yıl boyunca dirâyetle reddetmiştir. 1757’de son cülûs
bahşişini veren ve daha sonra bu âdeti ortadan kaldıran III.
Mustafa, devlet hayatındaki problemleri ıslaha meyilli, malî
konularda hassâstır. Süveyş Kanalını açmayı düşünen devlet
adamlarındandır. Kapıkulu Ocaklarını rahatsız etmeden bazı reformlar
yapmaya çalışmış; piyadeye dokunmadan topçu ve bahriye subayları
yetiştiren Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn ve Mühendishâne-i Bahrî-i
Hümâyûn’u kurmuştur. 22 Mayıs 1766 yılında büyük İstanbul depremi
onun zamanında olmuştur. Avrupa’da iktidar depremleri olurken,
Osmanlı Devleti bu depremlerden etkilenmemiştir.

Rusların andlaşmalara aykırı olarak Polonya’ya asker sokması,
Fransızların teşvik etmesi ve Padişah’ın savaşa meyilli olması, Ekim
1768’de Rusya’ya karşı harp ilan edilmesine sebep olmuştur. Çariçe
II. Katerina komutasındaki Rus orduları, önce Kırım Han’ı Giray
Han’ın darbelerine maruz kalmışlar ise de, Osmanlı ordusunun
tecrübesiz ve hazırlıksız olması hasebiyle, 1769 son baharında
Polonya’nın kapısı olan Hotin’i teslim almışlardır. Karadeniz
Osmanlı Gölü olması sebebiyle Fin Körfezinden Akdeniz yoluyla
sürpriz bir şekilde Mora’ya Rumlarla birlikte asker çıkaran Ruslar,
1770 Nisan’ında perişan edildiler; ancak Baltık Filosu ile Ege’ye
yönelen Rus kuvvetleri Temmuz 1770’de Koyun Adaları açıklarında
Osmanlı gemilerine karşı büyük kayıplar vererek çekildi; sonra da
Çeşme Limanında Osmanlı gemilerine baskın düzenleyerek çok büyük
kayıp verdirdiler. Avrupa’da büyük akisler uyandıran Çeşme
Baskınının intikamı Cezayirli Hasan Paşa tarafından alındı.

İşte Osmanlı Devleti’nin asırlardır, yani en az 1453 yılından beri
dünyada tek süper güç olarak hayatını devam ettirmesi, bundan sonra
meydana gelecek olaylarla sona erdi. Çünkü Kont Romanzov
komutasındaki Rus kara askerleri Boğdan’ın Kartal (Larga) denilen
bir mevkiinde Sadrazam İvaz-zâde Halil Paşa’yı Ağustos 1770 yılında
mağlup ediyor ve Bender Rusların eline geçiyordu. Rusya bununla da
kalmadı ve Kırım’ın kapısı olan Orkapı’yı kuşattı. Çariçe, Osmanlı
Devleti’nden ayrılırsa bağımsız bir devlet olarak kabul edeceğini
söyleyerek Kırım’ı ikiye böldü ve Kırım Rus işgaline mecburen boyun
eğdi (Temmuz 1771). Artık Osmanlı Devleti dünyanın 1. Devleti olma
özelliğini kaybetmişti. 1771 yılı içinde Ruslar Eflak’i yani
Romanya’yı işgal ettier. Arkasından Dobruca’dan Bulgaristan’a giren
Rusların bu ilerlemeleri, açtığı harp sebebiyle devletin başına
büyük felâketlerin gelmesine sebep olduğunu düşünen Padişah’ı zora
soktu ve sıkıntılar içinde nüzûl hastalığına tutularak vefât etti
(Ocak 1774). Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemini başlatan Kaynarca
Andlaşması, III. Mustafa’nın vefâtından sonra I. Abdülhamid devrinde
imzalanacaktı.

ZEVCELERİ: 1- Ayn’ül-Hayât Baş Kadın Efendi. 2- Mihr-i Şâh Vâlide
Sultân; Baş Kadın Efendi ve III. Selim’in annesi. 3- Rif‘at İkinci
Kadın Efendi. 4- Ayşe Âdil-şah Üçüncü Kadın Efendi. 5- Fehîme Üçüncü
Kadın Efendi. 6- Binnaz Üçüncü Kadın Efendi. ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde
Mehmed. 2-Şehzâde Sultân Selim III. 3-Şah Sultân; 4- Beyhân Sultân;
5- Hatice Sultân; 6- Fatma Sultân; 7- Hatice Sultân; 8 - Hibetullüh
Sultân; 9- Mihrimah Sultân; 10- Mihrişah Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:16 pm

Sultan I. Abdülhamid







III. Ahmed’in Râbi’a Şermî Kadın’dan 1725 yılında dünyaya gelen I.
Abdülhamid, günümüze kadar Osmanlı soyunu devam ettiren bir padişah
olarak Ocak 1774’de Osmanlı tahtına oturdu. Yaratılışı itibariyle
saf, halka karşı merhametli, kerâmetleri halk arasında yayılacak
kadar mütedeyyin ve devlet işleriyle de yakından ilgilenen bir
padişahtır. Hayatı boyunca dirâyetli sadrazamları ve devlet ricâlini
iş başına getirerek, Osmanlı Devleti’nin muhtâc olduğu ıslâhâtı
yapmaya uğraşmıştır. Sadrazam Koca Yusuf Paşa’nın 1788’de Avusturya
İmparatoru II. Josef’i mağlup etmesi üzerine Gâzi ünvanını
kullanmaya başlamıştır.

Tahta çıktığında bütün cephelerde Osmanlı kuvvetleri büyük
sıkıntılarla karşı karşıyaydılar. Ruslar, Şumnu’daki Osmanlı
ordugâhına kadar gelmişler; Ruscuk ile Silistre’yi muhasara
etmişlerdi. Bu kritik günlerde, Rusya içindeki karışıklıkların da
yardımıyla, 1774 baharında Tuna yakınlarındaki Küçük Kaynarca
Kasabasında sulh müzâkereleri başladı. Rusyayı Prens Renin ve
Mareşal Romanzov, Osmanlı’yı ise, sadâret kethüdâsı Resmî Ahmed
Efendi ile Reisülküttâb İbrahim Münîb Efendi temsil ediyordu. 28
madde ve 2 ilaveden meydana gelen ve Osmanlı Devleti’ni dünyada
dördüncü devlet haline getiren muâhede 17 Temmuz 1774 tarihinde
imzalandı. Avusturyalılar da kendilerine pay çıkarmak için Boğdan’ın
kuzeyindeki Bukovina’yı işgal ettiler ve 1775 yılında yapılan bir
andlaşma ile bu da kabul edildi. 1683 Viyana Bozgunundan sonra,
Müslüman Türklerin karşı karşıya kaldıkları en büyük hezimetti.

Tahta geçtikten 6 ay sonra Kaynarca Muâhedesini imzalayan Padişah,
bir kaç ay sonra da İran ile yüz yüze geldi. Kaçarlar’ın rakibi olan
Kerim Han Zend, 1775’de Basra’yı muhasara altına alınca, Mayıs
1776’da İran’a harb ilan edildi. 1776’da İranlıların eline geçen
Basra, ancak üç yıl sonra geri alınabildi. Bu arada iç karışıklıklar
da devam ediyordu. Ağustos 1774’de Kaynarca Muâhedesinin üzüntüsüyle
vefat eden Sadrazam Muhsin-zâde Mehmed Paşa’nın yerine gelen
sadrazamlar bir türlü dikiş tutturamıyorlardı.

Kırımlılar Osmanlı Devleti’ne yaptıkları ihanetin cezasını
çekiyorlardı; zira Ruslar söz vermelerine rağmen askerlerini
Kırım’dan çekmemişlerdi. Osmanlı taraftarı IV. Devlet Giray’ın
yerine Rus hayranı Şahin Giray Kırım tahtına oturmuştu (1775).
Kırım’daki bu keşmekeşi kabul etmeyen Osmanlı Devleti harbe karar
verince, Fransa’nın araya girmesiyle, Rusya ile Aynalıkavak’ta yeni
bir andlaşma imzalandı (Mart 1779). Andlaşma Osmanlı Devleti’nin
aleyhine işledi ve neticede Rus hayranı Şahin Giray Kırım tahtına
oturdu. Bu akılsız Hân, her türlü gayr-i meşru işlere dalarak ve
Çariçe’nin imkânlarını kullanarak, mürteci diyecek kadar hakaret
ettiği Osmanlılardan intikam alıyordu. 1782’de kahraman Kırım halkı
bu hâine karşı ayaklandı ve II. Bahadır Giray’ı tahta oturttu ise
de, bu da devam etmedi. Şahin Giray’ın gafleti ile Rusya tekrar
Kırım’a girdi. Çariçe’nin Temmuz 1783 tarihli fermanıyla Kırım
Rusya’nın bir eyâleti oldu ve artık Kırım Müslümanların değil
Ortodoks Rusların hâkimiyetine girdi. Artık saltanat merkezi olan
Bağçesaray, Rus vilayet merkezi olan Akmescid’e taşınıyordu.
Maalesef, Kırımlılar, üç asır boyunca hâkimiyetlerine karışmayan
Osmanlı Devleti yerine, tamamen Müslüman olan Kırım’ı Ruslaştıran ve
burayı ikinci bir Endülüs yapan Ruslarla başbaşa kaldılar. Binlerce
Müslüman öldürüldü. Osmanlı Devleti’nin Kırım’daki hâkimiyeti 310
yıl devam etmişti. Osmanlı Devleti, 8 Ocak 1784 tarihli Andlaşmayla
Kırım’ın Rusya’ya ilhâkını kabul etti.

Çariçe 1787’de 60.000 askeriyle Kırım’a geldi ve zaferini kutladı;
bundan rahatsız olan Osmanlı Devleti Ağustos 1787 tarihinde yeniden
harp ilan etti. 1768-1774 tarihleri arasında devam eden Osmanlı-Rus
Harbi, Polonya’nın istiklâli için yapılmış göründüğünden millete mal
edilememişti. Ancak bu yeni harp Müslüman Kırım’ı kurtarmak içindi
ve herkes Ruslara diş biliyordu. Şubat 1788’de Avusturya da
Osmanlıya karşı harb ilan etti. Sadrazam Koca Yusuf Paşa
komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Eylül 1788’de II. Joseph
komutasındaki Alman ordusunu bozdu ve Osmanlı ordusu Avusturya’yı
bertaraf ederek Ruslarla başbaşa kaldı. Aralık 1788’de Özi Kalesini
alarak burada Müslüman katliamı yapan Rus ordusu, bununla da
yetinmeyerek Podolya’nın merkezi olan Hotin’i de teslim aldı. Hotin
ve Özi’deki Müslüman katliamları, Osmanlı Padişahının kederinden
dolayı beyin kanaması geçirerek vefât etmesine sebep oldu (7 Nisan
1789). Cenazesi, Bahçekapıdaki İmâretinin yani şimdiki 4. Vakıf
Han’ın karşısındaki türbesine defn edildi.

Sultân I. Abdülhamid’in Hotin ve Özi’nin düşmesi münasebetiyle
bizzat kaleme aldığı hatt-ı hümâyûn insanı ağlatacak kadar
manalıdır: “Özi’nin düştüğü takriri âlimallah beni yeniden
kederlendirdi; bu kadar Müslüman erkek, kadın, küçük ve büyüğün
kâfir elinde kalması beni mahzun eyledi. Yârab! Sen Mâlik’ül-mülksün.
Senden niyazım, ölmeden bu beldeleri tekrar Müslümanların eline
geçtiğini bana göster”.

ZEVCELERİ: KADIN EFENDİLERİ: 1- Ayşe Sine-perver Vâlide Sultân; IV.
Mustafa’nın annesi ve IV. Kadınefendi. 2- Nakş-ı Dil Vâlide Sultân;
II. Mahmûd’un annesi ve önce İkinci İkbal sonra Kadın Efendi. 3-
Hatice Ruh-şah Baş Kadın Efendi. 4- Hümâ Şah Baş Kadın Efendi. 5-
Ayşe Baş Kadın Efendi. 6- Binnaz İkinci Kadın Efendi. 7- Dilpezîr
Kadın Efendi. 8- Mehtâbe Dördüncü Kadın Efendi. 9- Misl-i Nâ-yâb
Kadın Efendi. 10- Mu‘teber Kadın Efendi. 11- Nevres Üçüncü Kadın
Efendi. 12- Fatma Şeb-safâ Dördüncü Kadın Efendi. 13- Mihribân
Üçüncü Kadın Efendi. 14- Nükhet-sezâ Hanımefendi; Baş ikbal. 15-
Ayşe Hanımefendi; İkinci İkbaldir. ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde Sultân
Mustafa IV. 2-Şehzâde Sultân Mahmûd II. 3-Şehzâde Abdullah.
4-Şehzâde Mehmed. 5-Şehzâde Ahmed. 6-Şehzâde Abdülaziz. 7-Şehzâde
Abdurrahman. 8-Şehzâde Mehmed Nusret. 9-Ahter-Melek Hanım. 10- Ayşe
Dürr-i Şehvar Sultân. 11- Esmâ Sultân. 12- Ayn-i Şah Sultân. 13-
Hatice Sultân. 14- Emîne Sultân. 15- Râbi‘a Sultân. 16- Fatma
Sultân. 17- Âlem-Şah Sultân. 18- Sâliha Sultân. 19- Hibetullah
Sultân. 20- Râbi‘a Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:16 pm

Sultan III. Selim







III. Mustafa’nın Mihrişah Sultân’dan Aralık 1761 yılında dünyaya
gelen III. Selim, amcasının cephelerdeki duruma üzülerek beyin
kanaması geçirmesi ve vefat etmesi üzerine Osmanlı tahtına Recep
1203/Nisan 1789 tarihinde oturdu. İslâmî ilimlere vukûfu, şiir, hat
ve diğer güzel san’atlardaki mahâreti ve kısaca kültürü açısından,
denilebilir ki, 1595’de vefat eden III. Murad’dan sonra gelen
Padişahlar içinde bir numaradır. III. Selim, aynı zamanda dirâyetli,
merhametli ve ıslâhâta taraftar olan bir Padişahtır. Geldiğinde
sadrazamlık koltuğunda Koca Yusuf Paşa’nın bulunması ve sonra da
uzun müddet Kaptan-ı Deryalık görevinde bulunan Cezayirli Gâzî Hasan
Paşa ile çalışması, onun için büyük bir fırsat olmuştur. Damad Melek
Ahmed Paşa ise, III. Selim ile birlikte nizâm-ı cedîd mücadelesini
veren sadrazamdır.

Saltanat III. Selim’e intikal ettiğinde, cephelerde durum çok
kötüydü. Zira Rus ve Avusturya cephelerinde savaş bütün hızıyla
devam ediyordu. Boğdan sınırlarındaki Fokşani Meydan Muharebesinde,
Kemankeş Mustafa Paşa kumandasındaki Osmanlı orduları, Rus ve
Avusturya kuvvetlerinin iki taraflı saldırıları üzerine ağır bir
hezimete uğradılar (1203/Ağustos 1789). Bunu Rusların galibiyeti ile
sonuçlanan Boza (Buzaov) mağlubiyeti takip etti (Eylül 1789). Ruslar
Boğdan’ın başşehri Yaş’ı işgal ederken, Avusturyalılar da Bükreş’i
teslim alıyorlardı (Ekim 1789). III. Selim’in askerlere hitâben
kaleme aldığı ve İslâm’daki gazâ ruhunu hatırlatan hatt-ı hümâyûnu
da müessir olamadı. Osmanlı kuvvetleri, Eflak’a bağlı Yerköyü’nde
Avusturya kuvvetlerini mağlup etseler de, Tuna’nın güneyine çekilmek
durumunda kaldılar. Ruslar, Besarabya ile Dobruca arasındaki Osmanlı
savunma merkezlerini, bazı kayıplar ve mağlubiyetlerle birlikte ele
geçirmiş oldu (İsmail, Kili, Tulça gibi, 1790). İsveç’le yapılan
ittifak Osmanlı Devleti’nin hiç işine yaramadı. Bu sırada 1789
Fransız İhtilalinin olması, Osmanlı Devleti’ni rahatlattı ve
Avusturya sulh andlaşması istedi. Ağustos 1791’de imzalanan Ziştovi
Muâhedesi ile Avusturya-Osmanlı Harbi sona erdi. Böylece tarihteki
son Alman-Türk savaşı sona erdiği gibi, Alman kuvvetler, Belgrad
başta olmak üzere işgal ettikleri yerleri Osmanlılara iade ettiler.
Osmanlı Devleti ile başbaşa kalan Rusya da sulha yanaştı ve Ocak
1792 tarihinde imzalanan Yaş Andlaşması ile Özü ve Hocapaşa (Odesa)
gibi bazı sahil şehirleri Ruslara bırakılarak, Osmanlı-Rus savaşına
da son verildi.

Cephelerde kaybeden Osmanlı Devleti, sosyal, hukukî, iktisâdî ve
özellikle de mağlubiyetlerin birinci sebebi sayıldığından askerî
ıslâhatları düşünmeye başladı. Zira devlet, dış düşmanlara karşı
vatanı müdafaa ederken, iç durum hiç de iyi değildi. Anadolu’da
derebeyleri, Rumeli’de a’yânlar ve cephelerde savaşan yeniçeri
grubu, devlet için büyük bir belâ haline gelmişti. Osmanlı ordusunun
ve hatta bütün devletin yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Osmanlı
Devleti, gerileme devrini tamamlayarak artık yıkılmanın sancılarını
çekmeye başlamıştı. Bu yıkılış emârelerinin sebeplerinin Kur’ân’a
aykırı olarak yaşanan sefâhet, halkın vergi yükünün altında
ezilmesi, müminlerin kalbinden devlete muhabbetin çıkması ve yardım
duyguları yerine kin ve nefret duygularının fışkırmaya başlaması
olduğunu, aklı başında olan herkes biliyordu. Osmanlı Devleti,
nizâm-ı cedîd tabir edilen yeni bir düzenlemeye muhtâc idi. Ancak bu
nasıl yapılacaktı? Bu konuda tamamen mevcut düzeni değiştirmek
isteyenlerin görüşü esas alındı ve 24 Şubat 1793’de Nizâm-ı Cedid
resmen bir Hatt-ı Hümâyûn ile ilan edildi. Bunun üzerinde ayrıca
duracağımızdan ayrıntıya girmiyoruz.

Nizâm-ı Cedid de fayda vermedi. Osmanlı Devleti devamlı kan
kaybediyordu. 400 yıldır dost devlet olarak bilinen Fransa’nın
başına geçen General Napolyon Bonaparte, 1797 yılında Venedik
Cumhuriyet’ine son vererek Osmanlı Devleti’ne komşu haline gelmişti.
Bununla da kalmadı ve harp ilan etmeden Mısır İskenderiye önlerine
geldi (Temmuz 1798). Görünürde, Padişaha itaat etmeyen Memluk
Beylerini cezalandırmak için gelmişti; ancak buradan Kahire’ye
hareket etti. Mısır Beylerbeyisi Ebu Bekir Paşa ile yaptığı Ehrâmlar
Muhârebesini de kazandı. Bunu gören Osmanlı Devleti, Eylül 1798’de
Fransa’ya harb ilan etti. İngilizler de tabiî müttefik oldu. Şubat
1799’da Filistin’e doğru ilerleyen ve Gazze ile Yafa’yı teslim alan
Bonaparte, Akka’da Cezzâr Ahmed Paşa tarafından durduruldu. “Akka’da
durdurulmasaydım, bütün şarkı ele geçirirdim” diyen General,
İstanbul’dan bir ordunun Mısır’a doğru geldiğini duyunca Paris’e
döndü. Haziran 1801’de Mısır’ın Tahliyesi Mukavelesi imzalandı ve
Osmanlı ordusu Mısır’a girdi. Böylece III. Selim’e de Gâzi ünvanı
verildi. Bunu, Nizâm-ı Cedidci Gâlib Paşa’nın Haziran 1802 tarihinde
imzaladığı Paris Mu’âhedesi takip etti.

Bu arada Arabistan’da ortaya çıkan Vehhâbîlik hareketi de Osmanlı
Devleti’ni ciddi manada rahatsız ediyordu. Bunu ayrıca
inceleyeceğiz. Mısır’da Memluk Beyleri nasıl bertaraf edilir diye
düşünülürken, Mısır’a gittiğinde (1799) asla Arapça bilmeyen ve
Arnavud olan Mehmed Ali Ağa, bu beylikleri bertaraf etmek ve
Hicaz’daki problemi çözmek için kullanıldı. Vehhâbileri bertaraf
etmek ümidiyle kendisine Temmuz 1807 yılında Mısır Beylerbeyiliği
verildi.

Bu arada, Fransız ihtilâlinin milliyetçiliği tahrik etmesi sebebiyle
1806 yılında Sırplar ihtilâl çıkardılar. Bunda yeniçerilerin
Hıristiyan tebe’aya kötü muâmelesinin de etkisi vardı. Zaten
Rumeli’de hâkim olan da devlet değil, a’yân denilen zorbalar idi.
Vidin’de Pazvandoğlu Osman Ağa, Ruscuk’da Tirsiniklioğlu İsmail Ağa
ve benzeri zorbalar büyük güç kazanmışlardı. Bunların üzerine
gönderilen ve kısa zamanda haklarından da gelen Kadı Abdurrahman
Paşa geri çekilince, hem halk rahatsız oldu ve hem de Sırp İhtilâli
azıttı. Avusturya bu ihtilâli kışkırtıyordu. Ancak lider Kara Yorgi,
1804’de Ruslara yanaştı. Aralık 1806’da Belgrad’ı ele geçirdi ve
Rusya da, Kaynarca’daki hakkını kullanarak Osmanlı Devleti’ne harp
ilan etti. Bender, Hotin, Akkerman ve Kili işgal edildi. Resmen
Osmanlı-Rus Savaşı başladı. Silistre valisi Alemdâr Mustafa Paşa,
Rusları iki defa yenince, İngiltere Rusların yanında savaşa girdi.
Şubat 1807’de İngiliz donanması İstanbul önlerine kadar geldiyse de,
hemen geri döndü ve bu sefer Mısır’a yönelerek İskenderiye’yi işgal
etti (Mart 1807). Mehmed Ali Paşa İngilizleri durdurdu. Diğer
taraftan Rus cephesine gönderilmek istenen Nizâm-ı Cedid askerlerini
kapıkulu ocağı neferleri kabul etmiyordu. Düşman vatanı işgal
ederken, ordu birbirine girmişti. Ordu, devletin başına belâ
olmuştu.

Önceleri Nizâm-ı Cedid’e taraftar olan ve en azından ses çıkarmayan
âlimler, Nizâm-ı Cedid ricâlinin suiistimallerini ve
ahlaksızlıklarını görünce, aleyhe geçmeye başladılar. Kasım 1806’da
Şeyhülislâm olan İshak-zâde Mehmed Atâullah Efendi, âlimleri Nizâm-ı
Cedid grubuna ve hatta Padişah’a karşı tahrik etti. İş çığırından
çıktı ve Padişah, İslâma aykırı bazı fiilleri yapmakla (mesela ney
üflemesi ve tanbur çalması, kız kardeşlerinin ve hanımlarının
Avrupâî bir hayat yaşamaya başlamaları gibi) suçlandı. 25 Mayıs
1807’de Kastamonulu Kabakçı Mustafa denilen bir neferi kendilerine
reis tayin eden yeniçeri yamakları, 19 yıl sürecek olan bir iç
isyanı başlattılar. III. Selim hâlim ve selim birisi olduğu için,
kan dökmeğe değil taviz vermeğe taraftardı. Bu sebeple 28 Mayıs
1807’de Nizâm-ı Cedid’i ilga etti ve bir gün sonra da kendisi
tahttan indirildi. Yerine Padişahın amca-zâdesi olan IV. Mustafa
tahta çıkarıldı.

KADIN EFENDİLERİ: 1- Nef‘-i Zâr Baş Kadın Efendi. 2- Hüsn-i Mâh Baş
Kadın Efendi. 3- Zîb-i Fer‘ İkinci Kadın Efendi. 4- Âfitâb Üçüncü
Kadın Efendi. 5- Re’fet Dördüncü Kadın Efendi. 6- Nûr-i Şems Kadın
Efendi. 7- Gonca-nigâr Kadın Efendi. 8- Dem-hoş Kadın Efendi. 9- Tab‘-ı
Safâ Üçüncü Kadın Efendi. 10- Ayn-ı Safâ Kadın Efendi. 11- Mahbûbe
Kadın Efendi. İKBALLERİ: 12- Meryem Hanımefendi. 13- Mihribân
Hanımefendi. 14- Fatma Fer‘-i cihân Hanım Efendi. Çocukları olmadı .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:16 pm

Sultan IV. Mustafa







IV. Mustafa, I. Abdülhamid’in Ayşe Sîneperver Vâlide Sultân’dan
doğan büyük oğludur. IV. Mustafa, saf, kültürü zayıf ve saltanata
karşı harîs bir insandı. Hep iyilik gördüğü amca-zâdesi III. Selim’e
karşı vefâlı davranamadı. Nizâm-ı Cedid aleyhinde olanların yanında
göründü ve 29 Mayıs 1807’de Osmanlı tahtına çıktı. İlk olarak
ihtilâlcilerin arzularını yerine getirdi ve Kabakçı Mustafa,
Şeyhülislâm Atâullah Efendi ve Sadâret Kaymakamı Musa Paşa’nın
isteklerine göre devleti yönetmeye başladı. Bu arada Nizâm-ı
Cedidcilerin bir kısmı öldürülmüş ve bir kısmı ise Ruscuk
A’yânlarından vezir Alemdâr Mustafa Paşa’ya sığınmışlardı (Galip,
Refik, Râmiz, Behîç ve Tahsin Beylerden oluşan bu ekibe Ruscuk
Yârânı denmektedir).

İhtilâlciler, Nizâm-ı Cedidin gayr-i meşru olduğunu ve Padişahın
aslâ yeniçerilere müdahale etmemesi gerektiğini ihtiva eden
taahhüdnâme mahiyetinde bir hücceti, Padişahın Hatt-ı Hümâyûnu ile
birlikte elde ettiler (Rebiülevvel 1222/1807). İhtilâlcilerin
baskısından bıkan IV. Mustafa, Kabakçı Mustafa başta olmak üzere,
ihtilâlcileri tasfiye gayesiyle Alemdâr Mustafa Paşa’yı ordusuyla
beraber İstanbul’a davet etti. Temmuz 1808’de İstanbul’a gelen
Alemdâr, yolda iken Kabakçı Mustafa’yı katletmişti ve bu sebeple de
Davud Paşa Sarayı’nda Padişah tarafından karşılandı. Ruscuk Yârânına
burada Padişahı tevkif etmesini tavsiye ettilerse de, Alemdâr buna
yaklaşmadı. 2 gün sonra vasıfsız bir Şeyhülislâm olan Atâullah
Efendi azl edildi ve ekibi de tasfiye edildi. Padişah Alemdâr’a
teşekkür ediyor ve Tuna Beylerini boş bırakmayarak dönmesini
arzuluyordu. Ancak bunu dinlemeyen Alemdâr, 28 Temmuz 1808’de Bâb-ı
Âli’yi basarak sadrazamdan mührü aldı, arkasından Topkapı Sarayına
geldi. Hal’ edileceğini ve III. Selim’in tekrar tahta çıkarılacağını
anlayan IV. Mustafa, hemen karşı planını uyguladı ve III. Selim ile
II. Mahmûd’un öldürülmesi için tâlimat verdi. Maalesef bu tâlimatı
alan Enderûnlular, dairesini basarak III. Selim’i şehid ettiler. II.
Mahmûd ise, Harem hüddâmının yardımı ile kurtarıldı ve Alemdâr’ın
desteğiyle kendisine bî’at olundu.

KADIN EFENDİLERİ: 1- Şevk-i Nûr Baş Kadın Efendi. 2- Dil-pezîr
İkinci Kadın Efendi. 3- Seyyâre Üçüncü Kadın Efendi. 4- Peyk-i Dil
Dördüncü Kadın Efendi. Emîne Sultân isminde bir tek kızı vardı ve o
da hemen vefât etmiştir .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:17 pm

Sultan II. Mahmûd







II. Mahmûd, I. Abdülhamid’in Nakş-ı Dil Vâlide Sultân’dan dünyaya
gelen küçük oğludur. 28.7.1808 tarihinde Osmanlı tahtına sıkıntılı
bir şekilde oturdu. Amca-zâdesi III. Selim’den devlet idaresi,
musiki ve devlet adamlarıyla münasebetler konusunda epeyce ders
almıştı. Adlî mahlası ile şiirler yazan ve Mayıs 1813’den itibaren
Gâzi ünvanını kullanan II. Mahmûd, yaptığı ıslâhâtlarla ve özellikle
de Osmanlı Devleti’nin yüzünü batıya çevirmekle meşhurdur. Bazı
tarihçiler onu Kanuni’den sonra en büyük padişah olarak
vasıflandırırken, bazıları da batılılaşma yolundaki şekilde kalmış
teşebbüslerinde dolayı tenkit etmektedirler. II. Mahmûd’un saltanat
yıllarını, vak’a-i hayriye adı verilen yeniçeri ocağının
kaldırılışına göre iki safhaya ayırmak yerinde olur:

Birinci Saltanat Safhası: Tahta çıktığında devletin halletmek
mecburiyetinde bulunduğu iki mesele vardı: Birincisi, III. Selim’in
şahâdetine sebep olan canilerin cezalandırılması ve ikincisi de
devletin içine düştüğü sıkıntıdan kurtulabilmesi için gerekli
ıslâhâtın yapılması. Önce devletin eyâletlerdeki elini
gevşetmesinden dolayı idareyi ele alan derebeyler ve a’yânları,
devlete itaat eder hale getirme meselesi ele alındı ve davet
edilince askerleriyle İstanbul’a gelen a’yân ve derebeylerinin,
Alemdâr Mustafa Paşa’ya olan güvenleri sebebiyle umumi bir meşveret
meclisi toplandı. Neticede Sened-i İttifak adıyla devletin
vükelâsıyla a’yân ve derebeyler arasında bir sened imzalandı. Buna
göre her yerde devletin kanunları ve emirleri geçerli olacak;
vergiler sadece devlet hazinesinde toplanacak; devlet namına asker
toplanacak ve ancak a’yân ve derebeylerin haklarına da müdahale
edilmeyecekti. Kısaca Anadolu Beylikleri haline gelen Osmanlı
Devleti, yeniden büyük devlet olmaya söz veriyordu (Eylül 1808).
Bunu, Alemdâr Mustafa Paşa’nın arzusuyla Ekim 1808’de Nizâm-ı
Cedid’i ihya manasına gelen Sekbân-ı Cedid askerinin kurulması takip
etti ve başına da Ruscuk Yârânından Behîc Efendi Umûr-ı Cihâdiye
Nâzırı olarak tayin edildi.

Sadrazam Alemdâr Mustafa Paşa, Ruscuk Yârânı denilen ekibin
elemanlarını önemli makamlara getirmişti. İyi niyetli ama kültürü
zayıf olan bu devlet adamı, III. Selim’in şahâdetine engel olamadığı
için çevresi tarafından tenkit ediliyor idiyse de, II. Mahmûd ona
güveniyordu. Yeniçeri ise ona karşı bileniyordu. Ulemâ sınıfı, usul
ve âdâb bilmediğinden dolayı, bazı çiğ hareketleri sebebiyle
aleyhine geçtiler. Kasım 1808’de yeniçeriler sarayını bastılar;
kendi adamları dışında savunmaya yardım gelmeyince, kendini hapsetti
ve cephanenin bulunduğu binayı tabancasıyla ateşe vererek şehid
oldu. Hadise karışınca, Şeyhülislâmın fetvâsı alınarak IV. Mustafa
da boğduruldu (Kasım 1808). İsyan eden yeniçeriler, işi azıttı ve
Topkapı Sarayı’na hücum ettiler. Bunun üzerine 4000 kişilik sekbân-ı
cedid askeri yanında donanmay-ı hümâyûna bağlı gemilerden Yeniçeri
Ağasının bulunduğu yere toplar atılarak saltanat muhafaza edilmeye
çalışıldı ve hatta Süleymaniye Camiinin bir minaresi yara aldı.
Neticede ulemânın tavassutu ile 18 Kasım 1808’de sekbân-ı cedid
lağvedildi ve kısmî tavizlerle isyan bastırıldı.

IV. Mustafa zamanında (25.8.1807) Osmanlı ile mütâreke imzalayan
Rusya, Fransa ile olan savaşına rağmen, iç karışıklıkları fırsat
bilerek, Romanya’yı elde etmek ümidiyle Osmanlı Devleti’ne karşı
savaş ilan etti. Temmuz 1809’da Sadrazam Yusuf Ziyâeddin Paşa
komutasındaki Osmanlı ordusuna yenilen Rus ordusu, önce geri
çekildi; ancak sonradan tecâvüzlerini sürdürerek Poti’ye kadar
geldi. Ağustos 1810’da Varna’yı almak istediler; başarılı olamayıp
geri çekildiler. Napolyon Bonapart’ın ısrarla Rusların işini
bitirelim teklifine, güvenilmeyen kişiliğinden dolayı menfi cevap
veren Osmanlı Devleti, 28.5.1812 tarihinde Ruslarla Bükreş
Muâhedesini imzaladı. Romanya’yı iade eden Ruslar, Bükreş çevresinde
bir Sırp Prensliği kurdurulmasını kabul ettirmekle asıl tavizini
almıştı. Bu olay, Yunan İhtilâlinin de çıkmasına sebep oldu.

Sırpların muhtâriyet elde etmesi, Patras Başpiskoposu Germanos’un
liderliğinde 12 Şubat 1821’de Rum İsyanının yani Yunan İhtilâlinin
başlamasına sebep oldu. Tohumları daha önceleri atılan bu ihtilâl
neticesinde Yunanlılar, Mora’yı ele geçirdiler. İşin arkasında
1814’de gizli olarak Odesa’da kurulan Ethniki Hetaria ve Fener
Patriği Gregorios ile Fener Beyleri vardı. Osmanlı Devleti,
asırlarca Müslümanlar gibi hak ve hürriyetlerine riâyet ettiği
Rumların böyle bir isyan çıkarmalarına şaşırdı ve yüzlerce
Müslümanın kanının akmasına yol açan bu hareketi tahrik eden Cihân
Patriğini, Fener Patrikhânesinin Orta Kapısı önünde Nisan 1821
tarihinde idam etti. Ancak Rusya’nın desteğini arkasına alan Rumlar,
başlarına Prens Mavrokordato’yu geçirerek, Ocak 1822’de Yunanistan’ı
kurduklarını ilan ettiler. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim
Paşa’yı kuvvetleriyle yardıma göndermesi üzerine, Haziran 1827’de
Yunan İhtilâli bastırıldı. Yeniçeri yine beceriksizliğini ortaya
koymuştu.


Artık halk ve devlet nezdinde yeniçerinin sonu gelmişti. Haziran
1826’da yani II. Mahmûd’un 17. Saltanat yılında Vak’a-i Hayriye
adıyla yeniçeri ocağı lağv edildi.

İkinci Saltanat Safhası: Yeniçeri ocağı lağvedilip yerine Asâkir-i
Mansûre-i Muhammediyye adıyla eğitimli ve düzenli bir askerî
teşkilât kurulunca, devletin içerdeki problemlerinden biri ortadan
kalkmış oldu. Bunu diğer ıslâhâtlar takip etti. Osmanlı Devleti’nin
eyâlet askerleri dışında düzenli bir ordusu kalmadığını gören Rusya
durumdan istifade etmek istedi; ancak Osmanlı Devleti, Ekim 1827
tarihli Akkerman Muâhedesini imzalayarak Sırbistan ve Romanya’nın
muhtâriyetlerini biraz daha arttırıp tehlikeyi önlemeye çalıştı. Bu
arada düvel-i mu’azzama adı verilen İngiltere, Fransa ve Rusya,
aralarında Temmuz 1827 tarihli Londra Protokolünü imzalayarak Yunan
meselesini kaşımaya karar verdiler ve Osmanlı Devleti’ne otonom bir
Yunan Prensliği için tazyik etmek üzere donanmalarıyla İyonya
Denizine kadar geldiler. Sulh halinde oldukları bir devlete aniden
yaptıkları Navarin Baskını ile Osmanlı Donanmasını batırdılar (Ekim
1827). Üç devlet de özür diledi; ancak ordusuz olmasına rağmen
Osmanlı Devleti Rusya’ya harb ilan etti (Nisan 1828). Fakat Ruslar,
doğuda Ahıska’ya ve batıda ise Varna’ya kadar gelince durum tehlike
arz etmeye başladı. Batıda Silistre’yi ve doğuda ise Erzurum’u
teslim alan Ruslar, Ağustos 1829’da Edirne’ye girdiler. Bunun
üzerine duruma İngiltere, Fransa ve Prusya müdahale ettiler. Ancak
Fransa Eylül 1829’da Mora’yı işgal etmiş ve Kavalalı’nın oğlu
İbrahim Paşa Mora’dan ayrılmıştı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti
Ağustos 1829 tarihinde Londra Muâhedesini imzalamak mecburiyetinde
kaldı ve bu andlaşma ile bağımsız bir Yunanistan Prensliği
kuruluyordu. Ruslarla imzalanan Eylül 1829 tarihli Edirne Muâhedesi
ile de Tuna Deltası ve Kafkasya tamamen Ruslara bırakıldı. Artık
müstakil olan Eflak ve Boğdan, Sırp ve Yunanistan prenslikleri,
Osmanlı Devleti’ni meşgul etmek için yeterliydi. Yunanistan Osmanlı
Devleti’nden ayrılan ilk devlet oldu. Bu arada Sisam adasına da
Aralık 1832’de otonom verildi ve 1913’de Yunanistan’a katılıncaya
kadar bu statü devam etti.

Maalesef bu arada Fransa 1797’de Cezayir’den aldığı borcu ödemediği
için 1827 yılında bölgeyi idare eden ve dayı denilen Osmanlı
Beylerbeyi İzmirli Hüseyin Paşa’nın Fransız Konsolosunu tokatlaması
üzerine, Fransa Cezâyir’e Haziran 1830’da asker çıkardı ve Temmuz
1830’da şehri teslim aldı. Rus mağlubiyetinden yeni çıkan Osmanlı
Devleti, Fransa’nın tehdidi üzerine donanmasını bile gönderemedi.
Artık Cezâyir Fransa’nın sömürgesi oluyordu.

Rus harbine asker göndermeyen Mısır Beylerbeyisi Kavalalı Mehmed Ali
Paşa da, şımarmıştı. Osmanlı sadrazamı olarak devlete hâkim olmak
istiyordu. Mısır’ı gerçekten imar etmiş ve orada itibar kazanmıştı.
Filistin’e kaçan fellâhları geri göndermeyen Sayda Valisi Abdullah
Paşa’nın tavrını sebep göstererek oğlu İbrahim Paşa’yı Filistin’e
gönderdi ve burayı işgal etti. İbrahim Paşa, sırasıyla Akka, Şam,
Haleb ve Hatay’ı alarak Konya’ya kadar geldi (Kasım 1332). II.
Mahmûd’un inkılâblarına kırgın olan halk, İbrahim Paşa’yı sevinçle
karşıladı. Sadrazam Reşîd Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu
üzerine geldiyse de, sadrazam esir alınınca geri döndü ve Mısır
meselesi milletlerarası bir problem olmaya başladı. Tamamen Osmanlı
Devleti’nin bir veziri gibi davranan ve halka zarar vermeyen İbrahim
Paşa, Şubat 1833’de Kütahya’ya girdi ve İzmir’e vali tayin etmeye
kalkıştı. Padişah, Çar’dan yardım istedi; o da 10 harb gemisini
boğaza gönderdi; diğer devletler de bu fırsatı nasıl
değerlendirebileceklerini düşünmeye başladılar. Fransa ve
İngiltere’nin araya girmesiyle, Mehmed Ali Paşa Anadolu’dan çekildi
ve kendisine yedi Osmanlı eyâleti birden verildi (Mısır, Cidde,
Sayda, Trablus, Şam, Haleb ve Adana). Temmuz 1833’de imzalanan
Hünkâr İskelesi Muâhedesi ile Rusya da bazı tavizler kopardı.

Mehmed Ali isyanını kullanan İngiltere, 1838’de Osmanlı Devleti ile
yaptığı Ticâret Andlaşması ile müthiş tavizler kopardı. Osmanlı
sanayiini engelleyen ve Osmanlı topraklarını İngiliz mallarına açık
bir Pazar haline getiren bu andlaşmanın mimarı, Londra Büyükelçisi
olan Mustafa Reşid Paşa idi. Nitekim Osmanlı Devleti, bu andlaşmadan
istediği sonucu alamadı ve Mehmed Ali Paşa 6 yıl sonra tekrar
Nizip’e kadar geldi ve Osmanlı ordusunu yendi (Haziran 1839). Bu
bozgun sırasında II. Mahmûd ölüm döşeğindeydi ve 7 gün sonra Temmuz
1839’da vefât eyledi. Mısır krizi devam ediyordu.

KADIN EFENDİLERİ: 1- Bezm-i Âlem Vâlide Sultân; I. Abdülmecid’in
annesi ve İkinci Kadınefendi. 2- Pertev-niyâl (Nihâl) Vâlide Sultân;
Sultân Abdülaziz’in annesi ve Beşinci Kadın Efendi. 3- Hâciye
Pertev-Piyâle Nev-fidân Baş Kadın Efendi. 4- Âlî-cenâb Baş Kadın
Efendi. 5- Fatma Baş Kadın Efendi. 6- Âşûb-i Can İkinci Kadın
Efendi. 7- Hâciye Hoş-yâr İkinci Kadın Efendi. 8- Nurtâb Dördüncü
Kadın Efendi. 9- Misl-i Nâ-yâb İkinci Kadın Efendi. 10- Pervîz-felek
Dördüncü Kadın Efendi. 11- Vuslat Üçüncü Kadın Efendi. 12- Zer-nigâr
Üçüncü Kadın Efendi. Ebr-i Reftâr İkinci Kadın Efendi. İKBALLERİ:
14- Hüsn-i Melek Hanımefendi; Baş ikbal. 15- Zeyn-i Felek
Hanımefendi; İkinci İkbaldir. 16-Tiryâl Hanımefendi; Üçüncü İkbal.
17-Lebrîz-Felek Hanımefefendi; Dördüncü İkbâl.

ÇOCUKLARI: 1- Şehzâde Sultân Abdülmecid I. - Şehzâde Sultân
Abdülaziz. 3- Şehzâde Abdülhamid. 4- Şehzâde Mehmed. 5- Şehzâde
Ahmed. 6- Şehzâde Bâyezid. 7- Şehzâde Murad. 8- Şehzâde Mehmed. 9-
Şehzâde Nizâmeddin. 10- Sâliha Sultân. 11- Mihrimah Sultân. 12- Ayn-i
Şah Sultân. 13- Atiyye Sultân. 14- Âdile Sultân. 15- Râbi‘a Sultân.
16- Fatma Sultân. 17- Ayşe Sultân. 18- Hayriye Sultân. 19- Zeyneb
Sultân. 20- Münîre Sultân. 21- Şâh Sultân. 22- Hâmide Sultân. 23-
Cemîle Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:17 pm

Sultan I. Abdülmecid







Halk arasında Sultân Mecîd diye bilinen I. Abdülmecîd, II. Mahmûd’un
Bezm-i Âlem Vâlide Sultân’dan doğma büyük oğludur ve babasının 1
Temmuz 1839 tarihinde vefât etmesi üzerine Osmanlı tahtına 16
yaşındayken oturdu. Doğu dillerinden Arapça ve Farsça’yı, batı
dillerinden ise Fransızca’yı çok iyi biliyordu; iyi bir hattât idi;
Batı Musikisine âşinaydı. Mevlevî tarikatına mensuptu. Diğer Osmanlı
padişahlarından farklı olarak memleketi çeşitli yönlerine
düzenlediği altı seyahatle dolaşmıştı. Yakışıklı olan Sultân
Abdülmecîd, babasının aksine nazik, zeki ve merhametli idi. Devleti
kendisi değil, Tanzîmât hareketini hazırlayan bürokrasi yönetmiş
idi. Bürokrasinin en ileri gelenleri ise, Reşid Paşa ve Tanzimâtçı
ekibi idi. Ancak Reşid Paşa ve ekibinin muhâlifleri ilk yıllarında
daha da hâkim durumdaydılar.

Tahta çıktığı zaman devlet Nizip bozgunu gibi acı bir olayla dertli
idi. İsyancı bir beylerbeyinin askerleri, Osmanlı ordusunu perişan
etmişti. Tanzîmât’a soğuk olan ihtiyâr Hüsrev Paşa’nın zorla
sadrazam olması ve Padişahın da buna ses çıkarmaması (Temmuz 1839),
Hüsrev Paşa’ya düşman olan Kaptan-ı Derya Ahmed Fevzi Paşa’nın
Osmanlı donanmasını Çanakkale’den alarak İskenderiye’ye götürüp
Mehmed Ali Paşa’ya teslim etmesi gibi bir felâketi doğurdu. Bu
yüzden Hâin veya Firârî diye meşhur oldu. Artık Mehmed Ali Paşa,
İngiltere’den sonra en kuvvetli donanmanın sahibiydi.

Nizâm-ı Cedid ve teceddüd hareketi, diplomasiden gelen Reşid Paşa
liderliğinde kuvvetleniyordu. II. Mahmûd ve Pertev Paşa tarafından
yetiştirilen Reşid Paşa, Tercüme Odasından gelen Mehmed Emin Âli
Paşa ile Tıbbiye’den çıkma Keçeci-zâde Fuad Paşa’yı ekibine
katmıştır. Sadrazam Hüsrev Paşa’nın Sultân Abdülmecid’e Reşid
Paşa’nın idamını tavsiye etmesine rağmen, Padişah, Reşid Paşa’nın
tarafını tutarak Kasım 1839’da Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn’unu Reşid
Paşa’ya okutarak Tanzîmât’ı ilan etmeye karar verdi. Rauf Paşa’nın
Haziran 1840’da sadrazam olmasından sonra fiilen işler Reşid Paşa
eliyle yürütülmeye başlandı.

Mehmed Ali Paşa, Sultân Mecîd’in padişah olmasıyla tekrar sadrazam
olma hevesine kapıldı. Reşid Paşa ise, Mısır meselesini diplomatik
yollarla çözmeye çalışıyordu. Londra ve Paris’deki temasları
neticesinde, Mehmed Ali Paşa aleyhinde bir dizi plan hazırladı.
Fransa’nın Mısır yanlısı tutumu üzerine İngiliz taraftarı bir
siyâseti tercih etti; ancak Fransa ve Rusya’yı da açıktan kızdırmak
istemiyordu. Temmuz 1840’da imzalanan Londra Muâhedenâmesi ile
Mısır-Sudan irsî olarak ve Filistin ise kayd-ı hayat şartıyla Mehmed
Ali Paşa’ya verildi; diğer elindeki eyâletler geri alındı. Donanma
da Osmanlıya iade edilecekti. Bu şartlara uyulmazsa, 4 devlet
askerini Mehmed Ali Paşa’ya karşı Osmanlı’nın emrine verecekti. Bu
andlaşmayı kabul etmeyen Kavalalı üzerine müttefik kuvvetler asker
gönderdiler ve oğlu İbrahim Paşa’yı Beyrut yakınlarında kesin bir
şekilde mağlup ettiler. Halk bu sefer Osmanlı lehine ayaklanıyordu.
İbrahim Paşa çok perişan şartlar altında Kahire’ye çekildi.
İngiltere yan çizince Mısır’dan çıkarılamadı ve Sultân Abdülmecid
Mayıs 1841 tarihli meşhur Mısır Fermanını neşretti. Buna göre
Mısır-Sudan eyâleti vâli sıfatıyla Mehmed Ali Paşa ve nesli
tarafından yönetilecekti. 1914 yılı sonunda Osmanlı hâkimiyeti sona
erinceye kadar bu statü devam etti. Mısır iç işlerinde bağımsız ve
dış meselelerde Osmanlı Devleti’ne bağlı olan özerk bölge haline
gelmişti.

Reşid Paşa, Mısır meselesini ince diplomasisi ile hallettikten
sonra, Temmuz 1841’de Boğazlar Andlaşmasını imzalayarak Rusların
boğazları kullanmasına mani oldu. Mısır meselesinde sözü dinlenmeyen
Fransa, bu sefer Lübnan’daki Maruni Hıristiyan azınlığı haçlı
zihniyetiyle tahrik etmeye başladı. Osmanlı Devleti de duruma
müdahale etti ve 1845’de Marunilere ve Dürzilere ait Sayda
Valiliğine bağlı olmak üzere iki otonom kaza tesis etti.

Osmanlı Devleti’nin Tanzîmât ile kuvvet kazandığını ve iç
problemlerini halletmeye başladığını gören Rus Çarı Nikolay, Reşid
Paşa’nın diplomatik ataklarından çok rahatsızdı. Karşısında tek
engelin İngiltere olduğunu bilen Çar, Petersburg’daki İngiliz
büyükelçisine hasta adam diye vasıflandırdığı Osmanlı Devleti’ni
aralarında paylaşma teklifini yaptı. Ancak İngiltere bu teklifi
gizlice Osmanlıya bildirdi. Ancak Rusya emeline ulaşmak için Osmanlı
Devleti’ne, Kudüs’teki Hıristiyan mukaddes makamlarında Katoliklerin
bertaraf edilerek Ortodoksların hâkim olmasını teklif etti (Şubat
1853). Osmanlı Devleti, bu teklifi reddetti ve Mayıs 1853’de Rusya
ile olan diplomatik münasebetler kesildi. Mustafa Nâili Paşa
sadrazam ve Reşid Paşa da Hâriciye Nâzırı iken, Prens Gorçakof
komutasındaki Rus kuvvetleri Romanya’ya girerek harbi fiilen
başlattılar (Temmuz 1853). Bâb-ı Âli de, Fransa ve İngiltere’nin
desteğini alarak Ekim 1853’de karşı harb ilan eyledi. Kafkasya ve
Tuna boylarında olmak üzere iki cephede başlayan Osmanlı-Rus harbi
karşılıklı galibiyet ve mağlubiyetlerle uzun süre devam etti.
Katolik dünyayı temsil eden Fransız Kralı III. Napolyon sulh için
Rusya’ya nota verdi. Notayı çok sert bir şekilde reddeden Çar,
Fransa’nın İngiltere ile birlikte Osmanlı Devleti’nin yanında yer
almalarına sebep oldu (Şubat 1854). İngiltere, Fransa ve Osmanlı’nın
Mart 1854’de imzaladığı İstanbul Muâhedesi, üçünün Rusya’ya karşı
ittifak ettiklerinin deliliydi. Rusya’nın yanında yer alan
Yunanistan, Fransızların Pire’ye asker çıkarmasıyla cezalandırıldı
ve Atina işgal edildi. Yeni komutan Mareşal Paskieviç komutasındaki
Rus kuvvetleri, Mayıs 1854’de Silistre’yi muhâsaraya başladılar.
Ancak Musa Paşa komutasındaki Osmanlı askeri kahramanlar gibi
çarpışarak, Rusları perişan ettiler ve Namık Kemal’in Vatan yahud
Silistre romanıyla tarihe geçen zaferlerini kazandılar (Haziran
1854). Ağustos 1854’de alkışlarla Bükreş’e giren Osmanlı ordusu,
müttefik kuvvetlerle birlikte Eylül 1854’de Kırım’a girdiler. Mart
1854’de ordularının mağlubiyetine dayanamayan hasta I. Nikolay öldü.
15 Mart’ta Sardunya ile de bir ittifak muâhedenâmesi imzalandı.

Bu arada Osmanlı maliyesi harp giderleri yüzünden perişan hale
gelmişti ve ilk defa İngiltere’den dış borç alındı (Haziran 1855).
Savaş devam ediyordu ve Eylül 1855’de Sivastopol şehri Ruslardan
alındı. Ancak Kafkas cephesinde durum iyi değildi. Kasım 1855’de
Kars’ı teslim alan Ruslar, fiilen harbi bitirdiler. Sulh
konferansının Paris’te toplanmasına karar verildi.

Osmanlı Devleti, Paris’te toplanacak konferans öncesi, Avrupalılara
şirin görünmek için, 1272 Hattı veya Islâhât Hatt-ı Hümâyûnu yahut
da Islâhât Fermanı diye bilinen yeni bir fermanı 18 Şubat 1856
(1272) tarihinde yayınladı. Bu ferman, hem Müslüman ve hem de gayr-i
müslimler tarafından beğenilmemişti. Neticede 30.3.1856 (1272)’de
Paris’de toplanan İngiltere, Fransa, Osmanlı, Avusturya, Prusya,
Rusya ve Sardunya devletleri temsilcileri, XIX. asrın siyasi
çehresini değiştiren Paris Muâhedesini imzaladılar. Buna göre, Kars
Osmanlıya ve Kırım ise Ruslara iade ediliyordu. Karadeniz
tarafsızlandırılacak ve askerden arındırılacaktı. III. Napolyon,
Reşid Paşa’yı sevmediği ve iyi bir diplomat olduğunu bildiği için
murahhaslığına itiraz etmişti. Ekim 1857’de Reşid Paşa, 6. Defa
sadrazam oldu ve Ocak 1858’de ise vefat etti. Ağustos 1859 tarihli
yeni bir Paris Muâhedenâmesi ile de, Eflak ile Boğdan’ın (Memleketeyn)
birleşerek Romanya’yı meydana getirmeleri kararı alındı. Fransızlar
ise yine boş durmadı. 1860’larda tahrik ederek isyan ettirdikleri
Lübnan’daki Maruni Hıristiyanlara, Deyr’ül-Kamer merkezli bir otonom
sancak kurdurdular (Haziran 1861).

İşte bu sıkıntılar ve Tanzîmât hareketleri içinde yuvarlanan Osmanlı
Devleti’nin başı yani Sultân Abdülmecid, 25.6.1861 tarihinde
veremden vefat etti.

KADIN EFENDİLERİ: 1- Servet-sezâ Baş Kadın Efendi. 2- Şevk-efzâ
Vâlide Sultân; Sultân V. Murad’ın annesi ve İkinci Kadın Efendi. 3-
Hoş-yâr İkinci Kadın Efendi. 4- Tîr-i Müjgân Vâlide Sultân; Üçüncü
Kadın Efendi ve II. Abdülhamid’in annesi. 5- Verd-i Cenân Üçüncü
Kadın Efendi. 6- Gül-cemâl Dördüncü Kadın Efendi. 7- Rahîme Perestû
Vâlide Sultân; Dördüncü Kadın Efendi ve II. Abdülhamid’in manevi
annesi. 8- Gülistu (Gülistân) Dördüncü Kadın Efendi. 9- Düzd-i Dil
Üçüncü Kadın Efendi. 10- Bezmî (Bezmârâ) Altıncı Kadın Efendi. 11-
Mâhitâb Beşinci Kadın Efendi. İKBALLERİ: 12- Nâlân-ı Dil
Hanımefendi; 3. ikbal. Ceylân-yâr Hanımefendi; 2. İkbaldir. 14- Ayşe
Ser-firâz Hanımefendi; 2. İkbal. Sarayın adını batıran bir kadındır.
15- Nergis (Nergizu) Hanımefefendi; Dördüncü İkbâl. 16- Nâvek-misâl
Hanımefendi; 4. İkbal. 17- Nesrîn Hanımefendi; İkinci İkbal. 18-
Şâyeste Hanımefendi; 4. İkbal. 19- Nükhet-seza Hanımefendi; Baş
İkbal. GÖZDELER: 20- Yıldız Hanımefendi; 2. Gözde. 21- Sâf-derûn
Hanımefendi; 4. Gözde. 22- Hüsn-i Cenân Hanımefendi; 3. Gözde.

ÇOCUKLARI: 1- Şehzâde Sultân Murad V. 2- Şehzâde Sultân Abdülhamid
II. 3- Sultân Mehmed Reşâd V. 4- Şehzâde Mehmed Ziyâaddin Efendi. 5-
Şehzâde Mehmed Vahidüddin Efendi (Sultân Vahîdüddin). 6- Şehzâde
Ahmed Nûreddin Efendi. 7- Şehzâde Mehmed Âbid Efendi. 8- Şehzâde
Mehmed Fuad Efendi. 9- Şehzâde Mehmed Burhâneddin Efendi. 10- Behîce
Sultân. 11- Medîha Sultân. 12- Senîha Sultân. 13- Refî‘a Sultân. 14-
Nâile Sultân. 15- Râbi‘a Sultân; 16- Fatma Sultân; 17- Mevhibe
Sultân; 18- Sâbiha Sultân; 19- Fatma Nâzıme Sultân; 20- Münîre
Sultân; 21- Bedî‘a Sultân; 22- Na‘îme Sultân; 23- Cemîle Sultân; 24-
Mehmed Rüşdî Efendi; 25- Osman Safiyyüddin Efendi. 26- Ahmed
Kemâleddin Efendi. 7- Mehmed Vâmık Efendi. 28- Nizâmeddin Efendi;
29- Burhâneddin Efendi; 30- Neyyire Sultân; 31- Aliye Sultân; 32-
Sâmiye Sultân; 33- Nâzıme Sultân; 34- Mukbile Sultân; 35- Fehîme
Sultân; 36- Şehîme Sultân; 37- Süleyman Efendi.

Yukarıdaki listeden de görüldüğü üzere, hayatı boyunca meşru dairede
de olsa, çok fazla kadınla beraber olan I. Abdülmecid, çocuklarına
ve aile hayatına fazlaca düşkün bir insandı. İyi bir hükümdâr
olmasına rağmen, Avrupa taklitçiliğini bazan gayr-ı makul denecek
seviyelere getiriyordu. Bunda çevresindeki Avrupa tahsili görmüş
bürokratların da büyük etkisi vardı. II. Mahmûd gibi, devletin
askerler değil sivil bürokratlar tarafından idare edilmesine
taraftardı .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:17 pm

Sultân Abdülaziz







Sultân Abdülaziz, 1830 yılında II. Mahmûd’un Kadın efendisi Pertev-niyâl
Vâlide Sultân’dan Eyüp Sarayı’nda dünyaya gelmiştir. Haziran 1861’de
ağabeyi I. Abdülmecid’in vefâtı üzerine Osmanlı tahtına çıkmış ve
halk tarafından Sultân Aziz diye anılmıştır. III. Selim, II. Mahmûd
ve I. Abdülmecid’in Avrupa’yı taklid eden ve çevreleri tarafından
suiistimal edilen hayatlarının Osmanlı Padişahları hakkındaki ortaya
çıkardığı menfi imajı, Sultân Aziz yaşadığı müstakim hayatıyla
telafi etmiştir. I. Abdülhamid gibi velâyetine inanılan bir padişah
olmuştur. İntihâr meselesi, tamamen sefih bir hayat yaşayan Hüseyin
Avni Paşa ve bir kaç serseri subayın tertibinden ibarettir. Mevlevî,
hattât, pehlivan, bestekâr ve Arapça ile Farsça’ya vâkıf olan Sultân
Aziz, Batı Musikisi hayranlığını Saray’dan çıkarmaya çalışmıştır.
Ekibi, Tanzîmât’çıların ileri gelenlerinden olan Âli Paşa ve Fuad
Paşa ile daha sonra Yeni Osmanlılar arasında yer alan Mithad Paşa ve
arkadaşlarıdır. En büyük şanssızlığı ekibinin tam müstakim insanlar
olmayışıdır. Sultân Abdülaziz, özellikle Sultân Abdülmecid devrinde
devletin israflar ve sefâhetlerle sarsılan devlet nizâmına hemen
çeki düzen vermekle işe başlamıştır. Saray’daki harcamaları
durdurmuştur. Devletin hazinesinin kaçak verdiği kara delikleri
kapatmaya çalışmıştır.

Zamanındaki ilk olay, Haziran 1861’de baş gösteren Sırp İsyanıdır.
Karadağ İsyanı Ömer Paşa tarafından bastırılınca Avrupa ayaklanmış
ve Eylül 1861’de İstanbul Mukavelesi imzalanmak mecburiyetinde
kalınmıştır. Bu Protokol, Sırplara daha fazla muhtâriyet vermek
manasına gelmektedir. İkinci önemli olay, Sultân Abdülaziz’in üç
taht vârisini ve çok sayıda devlet erkânını alarak Feyz-i Cihâd
Vapuru ile Nisan 1863’de yaptığı Mısır Seyahatidir. Yavuz’dan sonra
Mısır’a gelen ikinci Osmanlı Padişahı olması hasebiyle, Mısırlılar
tarafından candan tezâhüratlarla karşılanmıştır. Bu arada, Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’nın torunu olan Mısır Valisi İsmail Paşa da
istediğini elde etmiştir. Maalesef, sadrazam ve adamlarını elde
ederek, daha önce ailenin en büyük erkek evladı Mısır Valisi
olacakken, Mayıs 1866’da yayınlattığı bir fermanla, Mısır velâyetini
kardeşi Mustafa Fâzıl Paşa’dan alarak oğlu Mehmed Tevfik Paşa’ya
vermiştir. Daha sonra Osmanlı Maliye Nâzırlığına getirilen Mustafa
Fâzıl Paşa, gizli olarak kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyetini
destekleyerek bu intikamını almıştır. Haziran 1866’da Mısır
Valilerine Hidiv ünvanı verildi ki, kral naibi demektir.

Osmanlı askeri içerdeki iktidar mücadeleleriyle çalkalanırken,
Sırbistan’da yine problemler çıkıyor ve Osmanlı Devleti, Nisan
1867’de 345 yıllık hâkimiyetinden sonra Belgrad’ı tamamen Sırp
Prensliğine terk ediyordu. 1864’de İyonya Adalarını Yunanistan’a
bağışlayan İngiltere, Yunanlıları şımartmış ve Girit’te
karışıklıklar başlamıştı. Rusya’nın da desteğiyle Eylül 1866’da
Girit İsyanı başladı. Osmanlı Devleti enosis = Yunan’a iltihak’tan
başka bir şey istemeyen Rumlarla anlaşamadı. Sadrazam Âli Paşa’nın
bizzat Girid’e gelmesi üzerine Fransa, Rusya, Prusya ve İtalya işe
karıştı ve Âli Paşa, Ocak 1868’de meşhur Girit Fermanını ilan etti.
Artık ada Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında sanki ortak bir
eyâlet gibi idi.

Bu arada Sultân Abdülaziz, kendi zamanına kadar hiç bir Osmanlı
Padişahının yapmadığı ve 1950 yılına kadar da hiç bir Türk Devlet
Başkanının yapmayacağı bir işi yaptı. Yani 46 gün sürecek Avrupa
Seyahatine çıktı. Davet, III. Napolyon ve Kraliçe’nin davetiyle
Paris’ten başladı. Çok büyük ilgi gördü. Arkasından Galler Prensi
VII. Edward’ın karşıladığı Londra ziyareti ile devam etti ve burada
Kraliçe Victoria ile görüştü. Halkın çılgınca alkışladığı Abdülaziz,
daha sonra Brüksel’e geçerek Kral II. Leopold ile öğle yemeği yedi.
Berlin seyahati davetini özürleri sebebiyle kabul edemeyen Sultân
Aziz’le Prens Bismarck’ın tavsiyesiyle Prusya Kralı ve Kraliçesi,
Berlin’e 460 km uzaklıkta bulunan Koblenz’e kadar gelerek görüştü.
Bu durum, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki etkisini göstermesi
bakımından önemli idi. İstanbul’a dönerken Viyana Garında Avusturya
İmparatoru ve Macaristan Kralı tarafından karşılandı. Daha sonra da
Budapeşte’ye uğradı ve Vidin yoluyla İstanbul’a döndü
(21.6.1867-7.8.1867).

Bu arada Osmanlı Devleti’nin idarî, hukukî ve siyasî ıslâhâtı da
devam ediyordu. 1862’de günümüzün Sayıştay’ı demek olan Div’an-ı
Muhâsebât ve 1868’de günümüzün Danıştay’ı olan Şûrây-ı Devlet
kurulmuştu. Günümüzün Yargıtay’ı demek olan Divan-ı Ahkâm-ı Adliye
de Abdülaziz devrinde tesis edilmişti. Mecelle’nin hazırlanması için
hazırlıklar yapılmıştı. 1868-1869 kışında Yunanistan’la savaşa ramak
kalması ve Paris Konferansı ile tatlıya bağlanması; Kasım 1869
tarihinde Süveyş Kanalının açılması, Abdülaziz döneminde meydana
gelen önemli olaylardı.

Mustafa Reşid Paşa’nın yetiştirdiği mükemmel bir diplomat olan Âli
Paşa’nın Eylül 1871’de vefat etmesi, Osmanlı Devleti açısından içte
ve dışta tam bir yıkım oldu. Zira meşrutiyetçi görünen ve Yeni
Osmanlılar Cemiyetinin mensupları olan Ziya Paşa, Namık Kemal ve
benzerlerine gün doğdu. Rüşvetlerle Mısır Valiliğini oğluna vermeye
çalışan Mısır Valisi İsmail Paşa da fırsatçılar arasındaydı. Osmanlı
Devleti’nin kaht-ı ricâl devri başladı. Artık devlet, kültürlü ama
vasıfsız bir sadrazam olan Mahmûd Nedim Paşa’nın; Mısır Hidivlerine
dış borçlanma yetkisi vererek Mısır’ı İngilizlere bir nevi satan
Mithad Paşa’nın ve tam bir cani olup Amerikalılardan açıkça rüşvet
alan Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın elinde kalmıştı. 1876’da Mithad
Paşa ve ekibinin akılsız tasarruflarından dolayı, dış borçlar 200
milyon altını geçiyordu. Rus Büyükelçisi Kont İgnatiyev’in
tahrikleri ve Sadrazam Mahmûd Nedim Paşa, Adliye Nâzırı Mithad Paşa
ve Ticâret Nâzırı Mahmûd Celâleddin Paşa’nın menfaatleri uğruna,
Ekim 1875’de 6 Ramazan Kararnâmesi diye bilinen ve istikraz
faizlerini % 50 indiren Kararnâme ilan edildi. Avrupa Devletleri
ayağa kalktı. Bu arada Hersek ve Bulgaristan isyanları da
alabildiğine genişleyerek devam ediyordu. Rusya’nın tahriki ile 6
Mayıs 1876’da Almanya ve Fransa’nın Selanik Konsolosları
katledilince tansiyon fevkalade yükseldi. Devleti içte ve dışta
rezil eden Mithat Paşa ve ekibi, suçu Sultân Abdülaziz’e yıkarak onu
hal’ etmeye karar verdiler. İngiltere’yi arkalarına almışlardı ve
onlardan para desteği alıyorlardı.

Önce rüşvet vererek üniversite talebeleri demek olan talebe-i ulûmu
ayaklandırdılar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti’ni yıkan ve tarihe 4
büyükler yahut Hal’ Erkânı diye geçen dört vasıfsız adam devletin en
önemli makamlarına geldiler (11 Mayıs 1876): Mütercim Rüşdi Paşa
sadrazam, Hüseyin Avni Paşa serasker, Mithad Paşa devlet nâzırı ve
ehliyetsiz müfsid imam diye bilinen Hasan Hayrullah Efendi
Şeyhülislâm oldular. Abdülaziz’in devlete verdiği yeni şekil ve
özellikle de yeni donanmadan korkan İngiltere, kuklası olan Mithad
Paşa’yı kullanarak Padişah aleyhindeki her hareketi takip ediyordu.
30 Mayıs 1876’da Harbiye Mektebi kumandanı Süleyman Paşa, çoğu
Türkçe bilmeyen iki tabur askeri kandırarak Dolmabahçe Sarayı’nı
bastı ve Padişah’ı tahttan indirdi. Hal’ fetvâsını Padişah’ın
şuurunun bozukluğuna dayandıran Şeyhülislâm ise, hırsının esiri ve
inkılabcıların oyuncağı olmuştu. Padişah hal’ edilmekle kalmadı;
Dolmabahçe Sarayı tam manasıyla yağmalandı. Hüseyin Avni Paşa, hem
hırsız ve hem de namussuz biri idi. Askere bahşiş dağıtılarak
memnuniyetsizlikler bastırıldı. Artık 30 Mayıs 1876 tarihinden
itibaren, bütün bu olup bitenlerin arkasında olan ve Osmanlı
Padişahları arasında mason olduğu bilinen V. Murad Osmanlı tahtında
oturuyordu. Sultân Aziz, 4.6.1876 tarihinde yani hal’ından 5 gün
sonra, Hüseyin Avni Paşa’nın kiralık katilleri eliyle, kol damarları
intihara benzeyecek şekilde kesilerek şehid edildi ve resmen
intiharmış gibi gösterildi.

KADIN EFENDİLERİ: 1- Dürr-i Nev Baş Kadın Efendi. 2-Hayrân-ı Dil
İkinci Kadın Efendi. 3- Edâ-Dil İkinici Kadın Efendi. 4-Neş’erek
(Nesrin) Üçüncü Kadın Efendi. 5- Gevherî Dördüncü Kadın Efendi.
ÇOCUKLARI: 1- Yusuf İzzeddin Efendi; 2- Mahmûd Celâlüddin Efendi; 3-
Mehmed Selîm Efendi; 4- Abdülmecid II; 5- Mehmed Şevket Efendi; 6-
Mehmed Seyfeddin Efendi; Sâliha Sultân; 8- Nâzıme Sultân; 9- Emîne
Sultân; 10- Esmâ Sultân; 11- Fatma Sultân; 12- Münîre Sultân; 13-
Emîne Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:17 pm

Sultan V. Murad







Tanzîmât devrinin çocuğu olan V. Murad, Eylül 1840’da I.
Abdülmecid’in Kadın Efendisi Şevket-efzâ Vâlide Sultân’dan Çırağan
sarayında dünyaya gelmiş ve 30 Mayıs 1876 yılında da 3 ay sürecek
olan Osmanlı tahtına çıkmıştır. Sultân Abdülaziz’in tahttan
indirilmesinde ve hatta bilmeyerek de olsa katl olunmasında dahli
bulunan V. Murad, alaturka terbiye usulleriyle büyütülmüş ve Arapça
ile Fransızca’yı gençliğinde öğrenmiştir. 3 aylık padişahlığından
sonra Çırağan Sarayında ikamete mecbur edilen V. Murad, Ağustos
1904’de şeker hastalığından vefat etmiştir.

Hayatı diğer Osmanlı padişahları gibi müstakim olmayan V. Murad,
Sultân Abdülaziz ile çıktığı Avrupa seyahatinde, Avrupalıların
ilgisini çekmiş ve Galler Prensi Edward’ın yakın dostluğunu
kazanarak 1867’de mason olmuştur. İstanbul’da Murad Locasını
kurdurtan da odur. İngiltere, kendi siyasi emellerine uygun hale
getirdiği V. Murad’ın padişah olmasını ve Mithad Paşa’nın da
sadrazam olmasını bütün imkânlarıyla desteklemiştir. Talebe-i ulûm
isyanında da, askerin siyâsete karışarak Dolmabahçe Sarayını
basmasında da ve Abdülaziz’in katlinde de bunların rolü olmuştur.

Tahta çıktıktan sonra, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin emirleriyle
hareket eder olmuştur. Sadrazam Mehmed Rüşdü Paşa, Serasker Hüseyin
Paşa ve Mithad Paşa umduklarını bulamamış ve halk nezdinde olup
bitenler konuşulduğundan dolayı, halk desteğini kaybetmişlerdir. V.
Murad’ın aklî melekesi zaten karışık olduğundan, amcası Abdülaziz’in
hal’i ile ilgili ayrıntılı bilgileri öğrenince iyice dengesini
kaybetmiştir. Nihâyet 15 Haziran 1876 gecesi, Girit isyanını
görüşmek üzere toplanan vükelâ meclisini basan Sultân Abdülaziz’in
kayınbiraderi ve hünkâr yaveri olan Binbaşı Çerkez Hasan,
tabancasını çekerek Serasker Hüseyin Avni Paşa’yı, Hâriciye Nâzırı
Râşid Paşa’yı ve bazı görevlileri öldürmüştür. Olaydan etkilenen V.
Murad’ın aklî melekesi iyice bozulmaya ve dengesiz hareketler
yapmaya başlayınca, uzmanlardan hastalığı ile alakalı rapor alınmış
ve buna dayanılarak verilen fetvâ ile 31 Ağustos 1876 tarihinde
hal’ına karar verilmiştir. Daha sonra sıhhatine kavuşmuş ise de, II.
Abdülhamid’in hem iyi davranması ve hem de tedbirler alması
sebebiyle devlete zarar verememiştir.

ZEVCELERİ: KADIN EFENDİLERİ: 1- Elrû Mevhibe Baş Kadın Efendi; 2-
Reftâr-ı Dil İkinci Kadın Efendi; 3- Şâyân 3. Kadın Efendi; 4- Meyl-i
Servet Dördüncü Kadın Efendi; İKBALLERİ: 5- Resân Hanımefendi; Baş
ikbal; 6- Cevher-rîz Hanımefendi; İkinci İkbaldir; 7- Nev-Dürr
Hanımefendi; Üçüncü İkbal; 8- Remiş-Nâz Hanımefefendi; 9- Filiz-ten
Hanımefendi; GÖZDELER: 10- Visâl-i Nur Hanım. ÇOCUKLARI: 1- Mehmed
Salâhaddin Efendi. 2- Süleyman Efendi. 3- Seyfeddin Efendi. 4-
Aliyye Sultân. 5- Hatice Sultân. 6- Fehîme Sultân. 7- Fatma Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:18 pm

Sultan II. Abdülhamid Han




Sultân Abdülhamid Hân, Osmanlı Padişahları arasında en uzun süre tahtta
kalanlardan biridir; Osmanlı Devleti’ni yakından ilgilendiren çok önemli
olayların saltanatında meydana geldiği nadir padişahlardandır ve en önemlisi de
hakkında en çok eser bulunan bir devlet adamıdır. Bir iki sayfada onun
şahsiyetini ve devrindeki olayları özetlemek mümkün değildir. Bu sebeple sadece
bazı olayların ana hatlarını vermeye çalışacağız.

II. Abdülhamid, I. Abdülmecid’in 4. Kadınefendisi olan Çerkez asıllı Tîr-i
Müjgan Kadınefendi’den Çırağan Sarayında Eylül 1842 yılında dünyaya gelen
oğludur. 10 yaşında annesini kaybeden Abdülhamid, manevi annesi Başikbal Perestû
Hanımefendi’nin terbiyesi altında büyümüştür. 28 yıl II. Abdülhamid’in vâlide
sultânlığını ifa etmiştir. Milletin Sultân Hamid dediği II. Sultân Abdülhamid,
şehzâdeliğinin ilk günlerinde musiki dersleri almış; 1850’den itibaren devrinin
âlimlerinden hat, Arapça, Farsça, Osmanlı Edebiyâtı ve diğer İslâmi İlimleri
ders almıştır. Özellikle hadisden Buhari okuyan Abdülhamid, devrin Maârif
Bakanından politika ve iktisad, Vak’anüvis Lütfi Efendi’den Osmanlı Tarihi
derslerini dinlemiştir. Kendinden önceki padişahlardan farklı olarak, Şâzelî
tarikatına intisap eden Abdülhamid, 1879’dan itibaren Kadiri tarikatının
derslerini almaya başlamış ve ömrünün sonlarına doğru Nakşibendi tarikatına da
intisap eylemiştir. Bu bir kaç satırlık bilgiden anlaşılacağı üzere, Sultan
Abdülhamid Han, bütün hayatını tam bir İslâm âlimi ve siyâset ve devlet adamı
olmaya vermiştir
. Amcası Abdülaziz zamanında ziyâretlerde ve seyahatlerde
bulunan Abdülhamid, Fransız İmparatoriçesi, Avusturya Kralı, Prusya Veliahdı,
Galler Prensi, Fransa Prensi, Şeyh Şâmil ve Emir Abdülkadir gibi, batılı ve
doğulu devlet adamlarıyla tanışmış ve onlardan istifade etmesini bilmiştir.
Babasının tabiriyle kuşkulu ve sükûtî oğul olan Abdülhamid, kurulduğu yıl Yeni
Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve ancak gayelerinin bozuk olduğunu anlayınca
ayrılmıştır. Hayat tarzı itibariyle Sultân Abdülaziz’e benzeyen, şarklı, tam
bir Müslüman, tam bir Osmanlı ve tam bir Müslüman Türk olan Abdülhamid Han,
takvâ ve dindarlığı sebebiyle halk arasında veliyyullah olarak bilinmiştir.

Dedesi II. Mahmûd’a ve Reşid Paşa’ya hayran olduğu ifade edilen II. Abdülhamid,
babası I. Abdülmecid ile ağabeyi Murad’ın alafranga hayatının devlete ve millete
zarar verdiğine inanıyordu. 31 Ağustos 1876’da, akıl hastası olan V. Murad’ın
yerine, Midhat Paşa ve Mütercim Rüşdü Paşa’yı ikna ederek Osmanlı tahtına oturan
II. Abdülhamid, dış ve iç düşmanların bütün gayretlerine rağmen, 27 Nisan 1909
yılına kadar Osmanlı tahtında oturmayı ba’şârmıştır.

II. Abdülhamid’in saltanat yıllarını ikiye ayırmak ve meseleleri ona göre
değerlendirmek şarttır:


BİRİNCİ SALTANAT DEVRİ (31.8.1876-13.2.1878); MİDHAT
PAŞA VE EKİBİNİN İDAREYİ ELİNDE TUTTUĞU ÇÖKÜŞ YILLARI:
II.
Abdülhamid, Midhat Paşa ve ekibini taltif ederek tahta çıkmış ve maalesef
Meclis-i Mebusan’ın kapatıldığı Şubat 1878’e kadar da, idarede hep onların
sözleri geçerli olmuştur. Neticede bu bir buçuk yıl kadar zaman, Osmanlı
Devleti’nin çöküş ve hatta yıkılış yılları olmuştur. Rus askerlerinin Yeşilköy’e
kadar geldiği bu acılı günlerin faturasını II. Abdülhamid’e yüklemek çok büyük
hata olacaktır. Bu devrenin en önemli olaylarını şöylece özetlemek mümkündür:

Midhat Paşa ve Rüşdi Paşa’ların meşrutiyetle alakalı şartlarını kabul ederek II.
Sultân Abdülhamid Hân ünvanını alan Sultân Abdülhamid, Aralık 1876’da Midhat
Paşa’nın entrikalarından bıkarak istifa eden Rüşdi Paşa’nın yerine Midhat
Paşa’yı sadrazamlığa getirdi. Osmanlı Devleti tam bir isyan ülkesi haline gelmiş
ve bu durum açık denizlere girmek isteyen Rusya’nın iştahını açmış olmasından
dolayı, Düvel-i Muazzama, İstanbul’da Tersane Konferansını tertip etmişlerdir.
İngiliz baş mürahhası ve Türk dostu olan Lord Salisbury ısrarla Rus-Osmanlı
savaşına taraftar olmadıklarını söylemesine ve Rus Çarı II. Aleksandr da,
barışçı bir tavır izlemesine rağmen, Midhat Paşa, padişahla münakaşayı bile
nazara alarak Rusya’ya harp ilan edilmesini savunmuştur. Midhat Paşa ile aynı
fikirde olanlar, sadece Rusya’daki Panslavistlerdi.


Böyle bir dönemde, Osmanlı Devleti Midhat Paşa ve ekibinin ısrarıyla, 23 Aralık
1876 tarihinde I. Meşrutiyet’i (Taclı Meşrutiyet veya 93 Meşrûtiyeti de
denmektedir) ilan etti ve temel itibariyle 1960 yılına kadar yürürlükte kalacak
olan ilk yazılı Anayasasını yani Kanun-ı Esâsî’yi ilan etti. Bundan cesaret
alan, Midhat Paşa ve ekibi, ordunun harp istediğini, Rusya’nın yenileceğini ve
İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin yanında harbe katılacağını iddia ederek, harp
ilanına karşı olanları vatan hâini ilan ettiler. II. Abdülhamid bunlardan hiç
birini kabul etmiyordu ve ancak çaresizdi. Harp tekliflerini incelemek üzere
Ocak 1877’de toplanan Meclis-i Meb’usân’ın 240 üyesinden 60’ı gayr-i müslim idi.
Karar, harp ilanının lehine çıktı ve Osmanlı Devleti’ni yıkılışa götüren bu
karar, Rusya ile Osmanlı Devleti’nin başbaşa kalmasına sebep oldu. Memleketin
felakete gittiğini gören II. Abdülhamid, Midhat Paşa’yı Şubat 1877’de azletti ve
sürgün etti. Bu arada Düvel-i Muazzama, evvela büyükelçilerini İstanbul’dan
çektiler ve sonra da Mart 1877’de Londra Protokolünü imzaladılar. Tersane
Konferansından daha hafif teklifler ihtiva eden bu konferansı, Rus Çarı kabul
etti ve sadece harp isteyen aşırı milliyetçileri teskin için Karadağ’a Nikşi
Kazasının bırakılmasını istedi. Bunu Kanun-ı Esâsi’ye aykırı bularak reddeden
Bâb-ı Âli, Nisan 1877’de büyük Rus-Osmanlı Savaşının yani halkın ifadesiyle 93
Harbi’nin başlamasına yol açtı. Fiilen Haziran 1877’de başlayan bu harb Ocak
1878’de Osmanlı Devleti’nin her şeyini kaybetmesiyle sonuçlandı. 93 felâketi,
Şubat 1878’de Meclis-i Meb’ûsân’ın kapatılmasını ve II. Abdülhamid’in ikinci
saltanat devresinin başlamasını netice verdi. Tarihçilere göre bu bir buçuk
yıllık devreden II. Abdülhamid sorumlu değildi.


II. ABDÜLHAMİD’İN İKİNCİ SALTANAT DEVRESİ=ŞAHSİ İDARE
DEVRİ (13.2.1878-27.4.1909):
30 yıl kadar süren bu devreye, II.
Abdülhamid’in şahsî idare devri veya muhâliflerinin ve maalesef Cumhuriyet
dönemi tarihçilerinden bir çoğunun ifadesiyle istibdâd devri (devr-i istibdâd)
denmektedir. Bilançoları çok ağır olan 93 felâketinin devleti yok edeceğini
gören basiretli devlet adamı II. Abdülhamid, Meclis-i Meb’ûsân’ın bağımsız
Ermenistan, Pontus ve Kürdistan gibi devletlerin kurulmasını tartıştığını
görünce, 13.2.1878’de Meclis’i fesh etti. Alman Devlet Adamı Bismark, “bir
devlet millet-i vâhideden mürekkeb olmadıkça, meclisin faydadan ziyade zarar
vereceğini” ifade ederek tasvip etti.
Rus Çarı zaten memnundu. Durumdan
rahatsız olan İngiltere, V. Murad’ı padişah ve Midhat Paşa’yı sadrazam yapmak
için Genç Osmanlılardan Ali Suavi’yi tahrik ederek, tarihe Çırağan Baskını veya
Ali Suavi Vak’ası olarak geçen elim olayı patlattı. Arkasında, İngiliz
Büyükelçisi Lord Elliot ve yerine gelen Lord Layard ile Ali Suavi’nin İngliz
ajanı olan hanımı Mary vardı. 23 ihtilâlcinin ölümü ile sonuçlanan bu sonuçsuz
darbe, II. Abdülhamid’i hafiyye denilen gizli teşkilâtını kurarak daha sıkı
idareyi ele almasına mecbur etti.

İç buhranlarla perişan olan ve her iki cephede de mağlup duruma düşen Osmanlı
Devleti, Yeşilköy’e kadar gelen Ruslarla, İntihar Andlaşması denilebilecek olan
3.3.1878 tarihli Ayastafanos Muâhedesini imzaladı. Ancak düvel-i muazzama
denilen İngiltere, Fransa ve Avusturya yani Almanya’nın bundan rahatsız olmaları
üzerine, 4,5 ay sonra bu andlaşma yok sayıldı ve 13.7.1878’de Berlin
Muâhedenâmesini imzalayarak varlığını 30-40 yıl daha uzatmış oldu. Berlin
Muâhedenâmesi de, Osmanlı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:18 pm

Devleti’ni, Romanya, Sırbistan ve Karadağ’a tam
istiklâliyet vererek Avrupa’dan tasfiye ediyordu. Bosna-Hersek Eyâleti
Avusturya’ya verilirken, otonom bir Bulgaristan Prensliği kuruluyordu.
Karadağ’a bir kaza bırakmamak uğruna, devlet, Avrupa’dan siliniyordu.


Berlin Muâhedenâmesinden cesaret alan Ermeniler, 1895-1896 yıllarında Doğu
Anadolu’da katliamlara ve bağımsız bir Ermenistan kurma teşebbüslerine
giriştiler. II. Abdülhamid, teşkil ettiği Hamidiye Alayları ile bu tehlikeyi
bertaraf etti ve dahi denecek kadar mükemmel olan dış politikasıyla, büyük
devletlerin işe karışmasına mani oldu. Ermeni isyanlarına karşı sert tedbirler
alan II. Abdülhamid, Ermeniler tarafından Kızıl Sultân diye anılmaya başlandı.
İttihâdcılar ve Cumhuriyet dönemindeki sözüm ona bazı aydınlar da, aynen
Ermeniler gibi, bu ünvanı kullanmaya devam etti. Ermenilerle ilgili batılı
devletlerin baskılarını, imtiyaz ve maddi menfaat gibi her çeşit imkânı
kullanarak durdurdu ve İngiltere bu diplomatik girişimler üzerine Çanakkale
Boğazına kadar getirdiği Akdeniz filosunu geri çekti.

Ermenilerden bir netice alamayan İngiltere, dış borç batağına sapladığı Hidiv
İsmail Paşa’dan Süveyş Kanalı tahvillerini de satın aldı. Bunun üzerine Mısır’a
baskı yapmaya başladı. 1879’da Hidiv’in azledildiği Mısır, yine sükûn bulmadı.
İngilizlerin Mısır’a hücum etmesi üzerine, II. Abdülhamid’in Mısır’a başbakan
tayin ettiği Arabî Paşa’ya bağlı ordu Eylül 1882’de İngilizlere yenildi. Artık
Mısır, fiilen İngiliz işgali altındaydı.

Bu arada büyük devletlerin tahriki ile iyice şımaran Yunanistan, Epir (Yanya) ve
Girit Eyâletlerine göz dikerek Osmanlı Devleti’ne harp ilan etti. Ancak Osmanlı
orduları Yunanlıları bir kaç defa mağlup ettikten sonra Atina’ya kadar
yaklaştılar. Yunanistan’ın sulh talebi üzerine, araya yine büyük devletler girdi
ve son söz yine onların oldu. Aralık 1897’de imzalanan İstanbul Andlaşmasına
göre, Tesalya geri veriliyor ve Girit’e muhtâriyet tanınıyordu.

İçte ve dıştaki bütün menfiliklere, Ermenilerin püskürtülmesi ve Yahudilere
Filistin’de arazi verilmeyerek geri çevrilmeleri sebebiyle bütün Batılı
devletlerin ve lobilerin aleyhteki faaliyetlerine rağmen, II. Abdülhamid, hiç
bir zaman vazgeçmediği ittihâd-ı İslâm (İslâm Birliği) siyâseti sebebiyle halkı
tarafından sevildi ve tutuldu. Neticede Devleti de ayakta durdurdu.

1902-1903 yıllarında Vilâyât-ı Selâse denilen Kosova (Üsküb merkezli), Selanik
ve Manastır çevrelerinde, Makedonya İhtilâli başladı ve yine büyük devletler
araya girerek Osmanlı Devleti’ne baskı yapmaya başladı. Ermeni komitacıları ve
milletlerarası siyonizmin temsilcileri, davalarına engel gördükleri II.
Abdülhamid’i yok etmek üzere, terörist Belçikalı Jorris ile anlaştılar. 21
Temmuz 1905’de Cuma Selamlığında patlayan bomba, Padişahı yok etmek için
patlatılmıştı; ama Allah korudu. İngilizler de boş durmuyordu; 1905’de Yemen’de
isyan çıkardıkları gibi, II. Abdülhamid’in Akabe Kasabasına asker göndermesine
müsaade etmek istemeyen İngiltere ile de savaş için burun buruna gelindi.
İngilizlerin altın verdiği Arap kabileleri Osmanlı ordusuna saldırdı ise de
bunlar bertaraf edildi. İngilizler Hicaz demiryolu ile Bağdad demiryolunun
acısını böylece çıkarmak istiyorlardı. Neticede Tâbe ve Akabe arasındaki sınır,
Mısırlı ve Osmanlı subayları tarafından yeniden çizildi.

Dış ve iç baskılara rağmen 30 yıl Osmanlı Devleti’ni büyük sıkıntılarla ayakta
tutan II. Abdülhamid, bu idareyi devam ettirmek için bazı zecrî tedbirlere baş
vurmak mecburiyetinde kalmıştı. Ancak bundan da önemlisi, Ermeni ve Yahudi
meselesi yüzünden bütün basın ve Avrupa kamuoyu tamamen aleyhine geçmişti. Bu
aşırı propagandalara rağmen, Müslüman halk, veli bildiği Padişaha itaat etmeyi
ibadet telakki ediyordu.
Ancak menfi güçlerin tahriki ile genç aydınlar ve
askerler arasında, 93 felaketi ile memleketi sürüklediği uçurum unutularak, körü
körüne bir Midhat Paşa hayranlığı yeniden başlamıştı. Yeni Osmanlılar veya Genç
Türklerin fikirleri yeniden dirildi. 1890 yılında bir kısım Harbiye ve Askerî
Tıbbıye talebelerinin teşebbüsü ile gizlice kurulan İttihâd ve Terakki Cemiyeti,
II. Abdülhamid’in azlini gaye edinen bir hareket idi ve asker siyâsete yine
karıştırılmıştı. Ermenilerin ortaya attığı Kızıl Sultân iftirası, bunlar
tarafından da kullanılmaya başlandı. Daha sonra anlatacağımız gibi, İttihâdcı
Prens Sabahaddin Bey, Abdülhamid’in Ermeni kâtili olduğunu söyleyecek kadar
azıttı. III. Ordudaki Tal’at Bey, Enver Bey, Niyazi Bey ve benzeri genç
subayları da arasına katan İttihâd ve Terakki Cemiyeti, kazandığı gücü teröre
transfer edecek kadar dengeyi kaybetti. Hareketlerine karşı koyanlara mürteci
damgasını vuran İttihâd ve Terakkiciler, II. Abdülhamid’e temel hükümleri zaten
yürürlükte olan Kanun-ı Esâsi’yi tamamen yürürlüğe sokmak ve Meclis’i açmak
üzere baskı yaptılar. 23 Temmuz 1908’de II. Meşrûtiyet ilan edildi. Bu iç
kargaşadan istifade eden Bulgaristan ve Bosna-Hersek Osmanlı Devleti’nden
ayrıldı ve İttihâdçıların ittihâd-ı anâsır fikrinin ilk acı meyvesi bu oldu.
İttihâdcıların basiretsizlikleri yüzünden, 240 üyeli meclisin sadece 140’ı Türk
olmak üzere Meclis-i Meb’ûsân 17 Aralık 1908’de açıldı. Azınlıklar, demokrasi
geldi diye devlete bağlanmadılar ve bilakis devlete isyan etmeye başladılar.
Müslümanların kanına giren Sırplar, Bulgarlar, Ermeniler ve benzeri azınlıklar
için af ilan edildi. İstanbul’da Ermeni ihtilâli yapıldı; ama suçlu Müslümanlar
oldu. Bunu fırsat bilen İngilizler ve diğer Osmanlı düşmanları, Üçüncü Ordudan
İstanbul’a sevk edilen avcı taburları tarafından 31 Mart Vak’ası denilen
ihtilali çıkardılar. Asker ve bunlara katılan hamallar gibi sıradan insanlar,
şerî’at elden gidiyor diyerek devlete karşı ayaklandılar. İttihâdçıların hem
Abdülhamid’den kurtulmak ve hem de muhâliflerini ve samimi dindarları ezmek için
tertip ettiği bu olay, İstanbul’a gelen Hareket Ordusu tarafından kanlı bir
şekilde bastırıldı.

Neticede Meclis’i toplayan İttihâdcı Tal’at Bey, 27 Nisan 1909 tarihinde, silah
tehdidi altında Meclis’den hal’ kararını çıkardı ve içinde hiç Müslüman Türk
bulunmayan dört kişilik heyetle (Yahudi Emanuel Karaso, Ermeni Komitecisi Aram
Efendi, Arnavud Es’ad Toptani Paşa ve Gürci Ârif Hikmet Paşa) hal’ kararını

II. Abdülhamid’e tebliğ ettirdi. Böylece Osmanlı Devleti’nin yıkılış trendi,
maalesef hız kazanmıştı.

KADIN EFENDİLERİ: 1- Nâzik-edâ Baş Kadın
Efendi.; 2- Bedr-i Felek Baş Kadın Efendi; Sâfi-nâz Nur-efzûn 2. Kadın Efendi;
4- Bîdâr 2. Kadın Efendi; 5- Dilpesend 3. Kadın Efendi; 6- Mezîde Mestân 3.
Kadın Efendi; 7- Emsâl-i Nûr 3. Kadın Efendi; 8-Ayşe Dest-i Zer Müşfika
(Kayıhân) 4. Kadın Efendi. İKBALLERİ: 9- Sâz-kâr Hanımefendi; Baş ikbal; 10-
Peyveste Hanımefendi; İkinci İkbaldir; 11-Fatma Pesende Hanımefendi; Üçüncü
İkbal; 12- Behîce (Maan) Hanımefefendi; Dördüncü İkbâl; 13- Sâliha Nâciye
Hanımefendi; 4. İkbal. GÖZDELER: 14- Dürdâne Hanım; Baş Gözde; 15- Câlibos
Hanım; 2. Gözde; 16- Nazlıyâr Hanım; 3. Gözde

ÇOCUKLARI:
1- Mehmed Selim Efendi; 2- Mehmed Abdülkadir Efendi; 3-
Ahmed Nuri Efendi; Ulviyye Sultân; 5- Nâile Sultân; 6- Zekiyye Sultân; 7- Fatma
NâimeSultân; 8- Seniyye Sultân; 9- Senîha Sultân; 10-Şâdiye Sultân. 11- Hamîde
Ayşe Sultân (Babam Sultânhamid adlı kitabın yazarı). 12- Refî‘a Sultân; 13-
Hatice Sultân. 14- Aliyye Sultân; 15- Cemîle Sultân; 16- Sâmiye Sultân. 17-
Mehmed Burhânüddin Efendi. 18- Abdürrahim Hayri Efendi. 19- Ahmed Nureddin
Efendi. 20- Mehmed Bedreddin Efendi. 21- Mehmed Âbid Efendi .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:19 pm

Sultan V. Mehmed Reşâd








Halk arasında Sultân Reşâd olarak meşhur olan V. Mehmed Reşâd hân,
Sultân Abdülmecid’in Çırağan Sarayında 1844 yılında Gül-cemâl
Kadınefendi’den dünyaya gelen 3. Oğludur. 27 Nisan 1909 tarihinde 65
yaşında Osmanlı tahtına oturmuştur. Dehası itibariyle Abdülhamid ile
kıyaslamak mümkün değilse de, İslâm kültürüne vâkıf, Arapça ve
Farsça’yı iyi bilen hattât, Mevlevî ve şâir bir padişahdır.
Maalesef, İttihâd ve Terakkinin meşru ve gayr-i meşru her
isteklerine boyun eğerek padişahlığını doldurmuştur. İttihâdcılar,
herkesi 31 Mart mürettibliği ve irtica ile suçlamaya başlamışlar,
tehdid ile Tal’at Bey’i Dâhiliye nâzırı yapmışlardır. Roma
Büyükelçisi olan ve tam bir ahlaksız diye vasıflandırılan İbrahim
Hakkı Bey, zorla sadrazamlığa getirilmiştir. Tabii ki,
Trablusgarb’ın elden çıkmasına da sebep olmuştur. Hareket Ordusu
Kumandanı Mahmûd Şevket Paşa ise, harbiye nâzırı olarak kabinede
yerini almıştır. Sonradan, İttihâdcılar için “beyinsiz mahluklar”
diyerek can verecektir. Kısaca Sultân Reşâd döneminde iktidar,
tamamen Tal’at, Enver ve Cemal Paşa üçlüsünün elindedir.
İttihâdcıların zorbalığı ile, Kavalalı Hânedanından Mehmed Said
Hâlim Paşa sonradan sadrazamlığa getirilmiştir. Hiç bir vasfı
olmadığı halde, kurallar çiğnenerek Tal’at Paşa’nın sadrazamlığa
getirilmesi de bu döneme rastlamaktadır. Son olarak, I. Cihan
Harbine Osmanlı Devleti’nin girmesini dahi, Padişaha haber vermeden
bu üçlünün yaptığını ifade edersek, Osmanlı Devleti’nin bu dönemde
içine düştüğü çukuru daha iyi anlayabiliriz. Kısaca Osmanlı
Devleti’nin bu kadar kötü eller tarafından idare edildiği başka bir
dönemi mevcut değildir. Maalesef, İttihâdcıların Şeyhülislâmlarından
Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’nin de farmason olduğu açıkça ifade
edilmektedir.

Bu kadro iş başına gelince, dış güçler Osmanlı Devleti
vatandaşlarını tahrike başladılar. Suriye’de Dürziler, Yemen’de
Zeydîler ve Balkanlarda Arnavudlar isyan ettiler. İttihâdcı
politikanın iflas ettiğini gören Sultân Reşâd, yanına sadrazam ve
diğer devlet erkânı ile Bediüzzaman gibi âlimleri de alarak, Rumeli
Seyâhatine çıktı. Mahmûd Şevket Paşa’nın büyük kuvvetlerle ve
silahla susturamadığı isyanı, 100.000 Arnavud ile Kosova Meydanında
namaz kılarak teskin ettirdi (Haziran 1911).

İttihâdcılar kendilerine yakın olan Trablusgarb Valisi Recep Paşa’yı
İstanbul’a davet ederek Harbiye Nâzırı yaptılar ve Abdülhamid’in
Libya’yı korumak üzere bulundurduğu tümeni, hatalı bir kararla
Yemen’e sevk ettiler. Bunu fırsat bilen İtalya, İttihâdcıların adamı
ve kendisinin de ajanı olan Emanuel Karaso’yu kullanarak Libya’yı
işgal etmek üzere harb ilan etti. Ekim 1911’de İtalyanlar Trablus ve
Bingazi’yi işgal ettiler. Ancak Abdülhamid’in burada kurduğu milis
teşkilâtı olan Senûsîler ve Kuloğulları sayesinde, Mussolini
zamanına kadar Libya’yı tam olarak teslim alamadı. İtalyanlar daha
sonra Mayıs 1912’de Akdeniz Adalarının merkezi olan Rodos’u işgal
etti. Bu mağlubiyetlerin faturasının İttihâdcı Hakkı Paşa’ya
kesilmemesi için İttihâd ve Terakki Partisi, Padişah'a Meclis’i fesh
ettirdi ve Hakkı Paşa’yı Londra’ya gönderdi. İttihâdcıların tahriki
ile Osmanlı ordusundaki subaylar, ittihâdcı ve halâskâr diye ikiye
ayrıldılar; çeteler kurarak birbiriyle boğuşmaya başladılar. Bu
rezâletin neticesinde Ekim 1912 Lozan Muâhedesi ile İtalya Harbine
son verildi ve Libya İtalya’ya bırakıldı. 12 Ada ve Rodos Osmanlıya
iade edildi.

II. Abdülhamid’in ittihâd-ı İslâm siyâsetini anlamayan
İttihâdcıların Hakkı Paşa Hükümeti, ittihâd-ı anâsır diyerek, meşhur
Temmuz 1910 tarihli Kiliseler ve Mektepler Kanununu çıkardı. Böylece
asırlardır, aralarındaki rekabetle birbirlerine düşen Bulgar, Sırp
ve Yunan azınlıklar arasında hakemlik yapılmış ve düşman
birleştirilmiş oldu. Bununla da kalınmayarak Rumeli’deki yetişmiş
120 tabur terhis edildi ve yerine acemiler gönderildi. İttihâdcılar
bunu yaparken, azınlıklar Rusya ve diğer devletlerin yardımıyla ağır
silahlar satın alıyordu; bundan Selanik’te oturan II. Abdülhamid
haberdar oluyor; ama ittihâdcıların kulakları kapalı kalıyordu.
Rusya ile anlaşan Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan Ekim
1912’de arka arkaya Osmanlı Devleti’ne karşı harb ilan ettiler ve
Osmanlı Devleti’ni perişan eden Balkan Harbi başladı. Böyle nazik
bir dönemde Osmanlı Hâriciye Nâzırı Ermeni Gabriel Noradungiyan
Efendi idi. Sonradan Osmanlı Devleti’ne hıyânet etti. Osmanlı
Devleti’nin elinde Şark Ordusu denilen 5 kolordu dışında askeri
olmadığı gibi, Arnavudlar da, Büyük Arnavutluk hayaliye gayr-i
müslim çetelerle birlikte hareket ediyorlardı. Aralarında ittihâdcı
ve halâskâr diye ikiye bölünen Şark Ordusu, Bulgaristan kuvvetleri
karşısında mağlup olarak Kasım 1912’de Çatalca’ya kadar geriledi.
Garb Ordusu da Sırplara karşı mağlup olmuştu. Yunanlılar meşhur
Preveze’yi aldılar ve 6 Kasım 1912’de Selanik Yunanlılara Tahsin
Paşa tarafından teslim edildi. İttihâd ve Terakki’ye göre mehd-i
hürriyet olan Selanik, kendi siyâsetleri neticesinde Yunanlılara
teslim edilmiş ve orada ikamet eden II. Abdülhamid, göz yaşları
içinde İstanbul Beylerbeyi Sarayı’na nakledilmişti. Mart 1913’de
Edirne açlıktan dolayı Bulgarlara ve Yanya da Yunanlılara teslim
edildi. Abdülhamid’in hal’ meselesindeki heyette bulunan Arnavud
Es’ad Toptanî Paşa, devlete hıyânet ederek komutan Hasan Rıza
Paşa’yı öldürüp İşkodra’ya el koydu. Osmanlı Devleti aleyhinde
Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar ve Arnavudlar ittifak etmişlerdi.
Arnavudları bu isyana iten sebeplerin başında İttihâdcıların dine
aykırı hareketleri geliyordu.

Bütün bu olan bitenlere karşı, adı büyük ama kendisi küçük olan
Ahmed Muhtâr Paşa’nın kabinesinde sadece Kıbrıslı Kâmil Paşa ve
Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi ittihâdcılara muhâlif idiler. İttihâd
ve Terakki, sert tutumlarından dolayı Dâhiliye Nâzırı Ahmed Reşîd
Bey’den de bunalmışlardı. Harbiye Nâzırı ise, İttihâdcılara muhâlif
olan Halâskâr Zâbitân Cuntasının lideriydi. Bu ittifakdan rahatsız
olan İttihâd ve Terakki’nin liderlerinden Yarbay Enver Bey ve Albay
Cemal Bey, İttihâdcı Prens Said Hâlim Paşa’nın yalısında bir araya
geldiler ve siyâsetle uğraşmayacaklarına dair yemin ettiler. Kâmil
Paşa bu yeminlere inanmadı ve nitekim onun aleyhinde Edirne’yi
Bulgarlara verecek diye propagandaya başladılar. 23 Ocak 1913 günü
Enver Bey, komitecilerini alarak Bâb-ı Âli’yi bastı. 8 eri ve iki
subayı şehid eden çeteler, kendilerine karşı çıkan Harbiye Nâzırı
Nâzım Paşa’yı şehid ettiler. Tal’at ve Enver Beyler, Kâmil Paşa’yı
zorla istifa ettirdiler ve Mahmûd Şevket Paşa’yı sadrazam yaptılar.
Tal’at kendini Dâhiliye Nâzırı tayin ettirdi. Başta Kâmil Paşa,
Şeyhülislâm ve Reşid Bey olmak üzere yüzlerce muhâlif tevkif ve
sürgün edildi. Tarihe Bâb-ı Âli Baskını diye geçen bu olay, askerin
siyâsete karıştığı en çirkin olaylardan biridir.

Böyle bir iç karmaşada Balkan Harbine son vermek üzere Mayıs 1913
tarihli Londra Muâhedesine imza koyan Osmanlı Devleti, Balkanları
hemen hemen terk ediyordu. Edirne’yi bile Bulgaristan’a bırakan bu
andlaşma, devlet için bir intihar gibiydi. Osmanlı Devleti’ne ihânet
eden Arnavudlar da umduklarını bulamadılar. Arnavudluğa verecekleri
toprakların yarısını (Kosova ve Manastır) Sırbistan’a verdiler ve
bugüne kadar bu ihanetin cezasını masum Arnavudlar çektiler.

Bu durumdan iyice kuduran İttihâdcılar, tatbik ettikleri örfî idare
ile Kanun-ı Esâsî’yi rafa kaldırdılar. Padişahla arası iyi olmayan
ve tarafsız sadrazam adıyla İttihâdcılar tarafından bu makama
getirilen Mahmûd Şevket Paşa da, İttihâdcılardan bıkmıştı.
İttihâdcılar, Mahmûd Şevket Paşa’yı hedef aldılar. İstanbul muhâfızı
Cemal Bey, Paşa ile ilgili suikasd istihbârâtını haber bile vermedi.
Hedef, hem Paşa’yı ve hem de muhâlefeti sindirmekti. Balkanlardaki
mağlubiyet ve hele Edirne’yi Bulgarlara veren andlaşmadan dolayı,
herkes İttihâdcılardan nefret ediyordu. İngiltere’nin arkasında
olduğu söylenen Mahmûd Paşa suikasdı 11 Haziran 1913’de meydana
geldi. Makam otomobiliyle Bâb-ı Âliye giden Paşa kurşunlanarak şehid
edildi. İttihâdcılar, kendileri tertip ettikleri suikasdı
muhâliflere ve özellikle de Halâskâr Zâbitân’a yüklediler. 29 kişiyi
idam
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:19 pm

ederek muhâlefeti tasfiye ettiler. Tunuslu Hayreddin Paşa’nın
hânedândan olan oğlu Dâmad Sâlih Paşa’yı bile idam ettirdiler.
Sultân Reşad kukla gibiydi. Sıra Prens Said Hâlim Paşa’nın hem
Hâriciye Nâzırı ve hem de Sadrazam olarak tayinine gelmişti; onu da
yaptırdılar. Dâhiliye Nâzırı Tal’at Bey’di; Enver Bey’e de ordunun
bütün yetkileri verildi. 3. adam olan Cemal Bey’e ise, önce donanma
ve sonra da Devletin Arab Eyâletlerinin idaresi verildi.
İttihâdcılar diktatörlüğü denilen bu çetede Ziya Gökalp de İttihâd
ve Terakki Partisi Genel Sekreteri vazifesini ifa ediyordu.
Kelimenin tam anlamıyla bir diktatörlük söz konusuydu.

Mahmûd Paşa’nın katlinden 18 gün sonra 2. Balkan Harbi çıktı.
Osmanlı Devleti Edirne ve Batı Trakya’yı geri aldı. Enver Bey,
Temmuz 1913’de Edirne’ye girdi. 10.08.1913 tarihli Bükreş Muâhedesi
ile harb sona erdi. Artık Edirne fethi sarhoşluğunun da tesiriyle
Osmanlı Devleti, İttihâd ve Terakki Partisi Genel Başkanı ve
Dâhiliye Nâzırı Tal’at Bey, ordudan tek sorumlu olan Yarbay Enver
Bey (Ocak 1914’de Harbiye Nazırı olmuş ve sonra Nâciye Sultân ile
evlenerek Saray’a Dâmâd olmuştur), Bahriye Nâzırı ve Suriye’deki 4.
Ordu Kumandanı Cemal Bey’in elindedir. Cemal Paşa, Fransız âşığı ve
diğerleri ise Alman hayranıdırlar. Said Hâlim Paşa ise, tam bir
kukladır.

Orduyu kısa zamanda kısmen de olsa düzene sokan Enver Paşa, I. Cihan
Harbinin patlak vermesinden de istifade ederek Eylül 1914’de
Kapitülasyon denilen imtiyazları iptal etti. I. Cihan Harbi,
Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve sonra da Osmanlı Devleti’nin
katıldığı İttifak Devletleri ile Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya,
Japonya, Sırbistan, Romanya, Belçika, Yunanistan, Portekiz ve
Karadağ’dan oluşan İtilaf Devletleri arasında cereyan ediyordu.
İngiliz ve Fransız kuvvetler, Eylül 1914’de Marne Muhârebesinde
müttefik kuvvetleri mağlup ettikten sonra, Osmanlı Devleti
muhakemesiz bir şekilde harbe sokuldu. Tek sebep Enver-Tal’at ve
Cemal Paşalar üçlüsü idi. Savaşa Almanlarla birlikte girmek üzere
yayınladıkları tâlimatnameler bugün elimizdedir. Dolayısıyla bir
asra yakındır, harbin resmi sebebi olarak gösterdikleri Osmanlı’ya
sığınan iki Alman Harb gemisinin, Osmanlı’dan habersiz Karadeniz’e
açılarak Rus limanlarını bombalaması ve bunun üzerine İtilaf
devletlere ait kuvvetlerin de Osmanlı Devleti’ne harb açtıkları
şeklindeki iddia, tamamen yalandır. Maalesef, Almanya ile yapılan
gizli ittifaklar ve I. Cihan Harbine girmek kararı, Padişah,
Sadrazam, Meclis ve Hükümetin haberi olmadan alınmıştır. 28 Temmuz
1914’de başlayan harbe Osmanlı Devleti 29 Ekim 1914’de katılmıştır.
Neticesi herkesçe malumdur. Sadece Enver Paşa, liyakatsiz idaresi
yüzünden Rus cephesinde 90.000 askeri Sarıkamış’ta şehid etmiştir.
Ocak 1918 tarihli Amerika Başkanı Wilson’un 14 maddelik prensipleri,
İttifak devletlerini mağlubiyete mahkûm etmiştir.

Ruslar işgal ettikleri (3.8.1915) Van Vilâyetini Ermenilere bırakıp
çekilince, Ermeniler, asırlardır beraberce yaşadıkları Müslümanları
kırmaya başladılar. Bunun üzerine 1915 Ermeni Tehciri diye bilinen
ve ancak sonradan Ermeniler tarafından soykırım olarak gösterilen
olay başladı. Osmanlı Devleti, kendi vatandaşı oldukları halde
düşmanla birlikte hareket eden Doğu’daki 500.000 Ermeniyi, Dâhiliye
Nâzırı Tal’at Bey’in emri ve sadrazam Said Hâlim Paşa’nın tasdikiyle
tehcîre yani Kuzey Suriye ve Irak’a mecburi göçe zorladı. Yolda
telef olanlar oldu. Ancak asla katliam yapılmadı.

Bunu İttihâdcıların zayıf siyâsetleri ve en önemlisi de dindeki
zaafları sebebiyle, Arabistan’da Şerif Hüseyin Paşa’nın başlattığı
Arab İsyanı takip etti (Haziran 1916). 1913’de İttihâdcıların takip
ettiği Türkçülük siyâseti, Suriye’de Azım-zâdelerin başını çektiği
Fransızlarla ittifak hareketini doğurdu. Neticede Osmanlı Devleti
bütün cephelerde mağlup oldu. Bu acıya dayanamayan II. Abdülhamid,
Şubat 1918’de vefat etti. Cihan Harbinin son günleriydi. Onu kardeşi
ve padişah olan Sultân Reşâd takip etti ve 4.7.1918 tarihinde o da
74 yaşında dünyaya gözlerini yumdu.

ZEVCELERİ: 1- Kâm-res Baş Kadın Efendi. 2- Dürr-i Adn İkinci Kadın
Efendi. 3- Mihr-engîz İkinci Kadın Efendi. 4- Nâz-perver Üçüncü
Kadın Efendi. 5- Dil-firîb 4. Kadın Efendi. ÇOCUKLARI: 1- Mahmûd
Necmeddin Efendi. 2- Ömer Hilmi Efendi. 3- Mehmed Zıyâaddin Efendi.
4- Refî‘a Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:19 pm

Sultan VI. Mehmed Vahîdüddin







Resmen VI. Mehmed diye bilinen ve halk arasında Sultân Vahîdüddin
ünvanıyla tanınan Sultân VI. Mehmed Vahîdüddin Hân, Şubat 1861
yılında Dolmabahçe Sarayı’nda, Sultân Abdülmecid’in IV.
Kadınefendisi Gulistû (Gülistan) Hanımefendi’den dünyaya geldi.
İttihâdcıların, asıl veliahd olan Sultân Aziz’in oğlu Yusuf
İzzeddin’i intihar süsü vererek katletmeleri üzerine Osmanlı
veliahdı oldu ve 4.7.1918 tarihinde Osmanlı tahtına oturdu. İyi bir
İslâm hukukçusu, Almanya İmparatorluk mareşali ve Osmanlı müşiri
ünvanlarına sahip iyi bir asker ve de musikiye âşık bir bestekâr
idi. Almanya ve Avusturya seyahatlerinde kendisinin yaveri olan
Mustafa Kemal, Padişah olduktan sonra da bir süre fahrî yaverliğini
sürdürdü. Padişah olduğunda Hz. Ömer’in kılıcını maneviyât eri
Mehmed Bah’aaddin Veled Çelebi kuşattı. Maneviyâtı güçlü bir
padişahdı.

18 Kasım 1922’de İstanbul’u terk edinceye kadar geçen sıkıntılı
saltanat yıllarında, onunla birlikte vazife ifa eden sadrazamlar
arasında, İttihâdcıların reisi Mehmed Tal’at Paşa ve 5 defa hükümeti
kuran Dâmâd Ferid Paşa; Şeyhülislâmlar arasında ise, Kuvay-ı Milliye
aleyhine mecburen fetvâ veren Dürrî-zâde Abdullah Efendi ve Hürriyet
ve İ’tilâf Partisinin adamı olan Mustafa Sabri Efendi, özellikle
zikredilmelidir.

Sultân Vahîdüddin’in saltanatından 4 ay geçmeden 30 Ekim 1918
tarihinde uğursuz Mondros Mütârekesi imzalandı. Bunu Osmanlı
topraklarının i’tilaf devletleri tarafından işgali takip etti.
İngilizler Kasım 1918’de Musul’u işgal ettiler; müttefik filo Kasım
1918’de İstanbul’a geldi ve 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal
edildi. Bu tarihten sonra sâdır olan Padişah İrâdelerini ve hatta
hükümet kararlarını, sanki Sultân Vahidüddin’in arzusu ve kararı
gibi görmek, tarihi yanlış yorumlamak demektir. Bu tarihten sonra
Sultân Vahidüddin, hem işgal kuvvetlerini oyalamaya ve hem de elden
geldiği kadar Kuvay-ı Milliye’yi destekleyerek yeni Türk Devletinin
ortaya çıkmasını, şahsı aleyhine de olsa desteklemeye karar
vermiştir. Artık yeniden Osmanlı Devleti’nin hayat bulamayacağının
farkındadır. Yapılan bütün icraatlar bunu göstermektedir.

Sultân Vahidüddin, İstanbul’un düşman filoları tarafından
kuşatıldığını ve topların Saraya çevirdiğini görür görmez, hemen
yakın kumandanlarla Anadolu’da istiklâl tohumlarının nasıl
atılacağını müzâkere etmeye başlamıştır. Filonun geldiği Kasım
1918’den Mayıs 1919’a kadar devam müzâkereler sonucunda, Mustafa
Kemal ile defalarca görüşmüş ve Yıldız Sarayı’ndaki son ve gizli
görüşmede, Anadolu’ya görevli olarak gitmesine ve milli bir idare
kurulmasına karar verilmiştir. Neticede İtilaf Devletleri Yüksek
Komiserliğinden Mustafa Kemal’in vizesini alan, elindeki imkânlarla
onu destekleyen ve Samsun’a çıkması için yeterli bir vapur
hazırlatan Sultân Vahidüddin, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da
Samsun’a ulaşmasından sonra da, hükümetleri vasıtasıyla ve
şifrelerle Mustafa Kemal’i desteklemeye devam etmiştir. Sayın Murad
Bardakçı’nın yayınladığı Şah Baba isimli eser ve Osmanlı
Arşivlerindeki belgeler, bütün bunları doğrulamaktadır. Sultân
Vahidüddin’in Mustafa Kemal’e ayrılırken söylediği son söz, “Cenab-ı
Allah muvaffak etsin” sözüdür.

16 Mart 1920’de İstanbul işgal edilince 23 Nisan 1920’de Büyük
Millet Meclisi Ankara’da toplanmıştır. Düşmanlar Sevr
Muâhedenâmesini, ne işgal altındaki Osmanlı Devleti’ne ve ne de
Ankara Hükümetine imza ettirememişlerdir. Anadolu’da imanlı milletin
desteğiyle muvaffakiyetler kazanan Kuvay-ı Milliye ekibi ve
özellikle de Mustafa Kemal ve arkadaşları, Başvekil Rauf Orbay’ın
muhâlefetine rağmen, Anadolu’ya saltanat ve hilâfeti kurtarmak için
geldiklerini çeşitli nutuklarında söylemelerine rağmen, evvela
saltanata cephe almaya başlamışlardır. Cumhuriyet İdaresi kurarak
Cumhurreisi olmak isteyen Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet
Meclisine 1 Kasım 1922’de saltanatı ilga ettirmiştir. Bu arada kendi
nâzırlarından ve meşhur Osmanlı gazetecilerinden Ali Kemal Bey’in,
bazı kimseler tarafından İzmit’e kaçırılarak linç edilmesi, Sultân
Vahidüddin’in Ankara’daki havayı sezmesine yardımcı olmuştur.
Ankara’nın niyetini anlayan Sultân Vahidüddin, hem yeni kurulacak
olan devlete zorluk çıkarmamak ve hem de daha fazla hakaretlere
maruz kalmamak için, 18 Kasım 1922’de İstanbul’u terk etmiştir.
Zaten 5 Kasım 1922’de resmen Osmanlı Devleti tarihe gömülüyor ve
İstanbul Ankara’da kurulan milli devletin hâkimiyeti altına
giriyordu.

Malta, Hicâz ve Mısır’a uğradıktan sonra İtalya’nın San Remo şehrine
gelen Sultân Vahidüddin, 16 Mayıs 1926 tarihinde aynı şehirde,
kederinden vefat etmiştir. Cenazesi Şam’a nakledilerek Yavuz Sultân
Selim Camii Haziresine defn olunmuştur.

ZEVCELERİ (KADIN EFENDİLERİ): 1- Emîne Nâzik-edâ Baş KadınEfendi. 2-
Şâdiye Meveddet II. Kadın Efendi. 3- İnşirâh Kadın Efendi. 4-
Nevvâre Üçüncü Kadın Efendi. 5- Ni‘met Nev-zâd Hanım Efendi.

ÇOCUKLARI: 1- Mehmed Ertuğrul Efendi. 2- Münîre Sultân. 3- Rukıyye
Sâbiha Sultân. 4- Fatma Ulviyye Sultân. 5- Fenîre Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:20 pm

Halife Abdülmecid Efendi







II. Abdülmecid, 1868 Mayıs’ında Dolmabahçe Sarayında Sultân
Abdülaziz’in II. Kadınefendisi olan Hayrân-ı Dil Kadınefendi’den
dünyaya gelmiş ve 18 Kasım 1922’de Halife Abdülmecid Efendi
ünvanıyla hilâfet makamına oturmuştur. 1 yıl 3 ay kadar süren
hilâfeti, saltanat yetkileri bulunmayan hükmî bir hilâfettir.
Arapça, Farsça ve Fransızca’nın içinde bulunduğu 6 yabancı dil
bilen, iyi bir hattât, ressâm ve müellif olan Abdülmecid Efendi,
hala kızında muhafaza edilen ve tarihimizin önemli noktalarını
aydınlatacak olan 12 ciltlik Hâtıralar kitabını kaleme almıştır.

Kuvay-ı Milliye 6 Kasım 1922’de İstanbul’a girmiş ve 29 Ekim 1923
tarihinde de Cumhuriyet ilan edilmiştir. Cumhuriyet’in ilanında,
Ankara Türkiye Cumhuriyeti’nin ve İstanbul ise Hilâfetin merkezidir.
Ancak İngilizler, hilâfetin İslâm birliğini sağlayan tek sebep
olduğunu bildiklerinden, ısrarla hilâfet müessesesinin ilga
edilmesini istemektedirler. İşte bu ısrarlı tutumlara, I. Büyük
Millet Meclisinden onay çıkmamıştır. Erken seçime götürülen Meclis,
yeni üyeleri ile 3 Mart 1924 tarihinde Hilâfeti ilga etmişlerdir.
Hilâfetin ilgasının tamamen İngilizlerin baskısı ile olduğu, bütün
yönleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır. Böylece İslâm’ın ilk
halifesi Hz. Ebubekir, son ve 102. halifesi de Halife Abdülmecid
olmuştur.

Hilâfet makamı Osmanlı Hânedânından alınınca, Hicaz Meliki Şerif
Hüseyin ile Mısır Meliki Fuad, bu ünvanı elde etmenin yollarını
aradılar; ancak İngilizler, bu makamın hiç bir şekilde ihya
edilmesine taraftar olmadığından muvaffak olamadılar. Büyük Millet
Meclisi ise, hilâfet vazifesini kendisi üstlendi. Dolayısıyla, hala
hilâfet ünvanı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi şahsiyeti
üzerinde bulunmaktadır. Sonradan Kral Faysal da bu ünvana sahip
olabilmek için gayret göstermiştir.

Cumhuriyet tarihçilerinin verdiği bilgilere göre, Mustafa Kemal,
hilâfetin ilgasından sonra sadece şehzâdelerin ihrâcı taraftarı idi.
Ancak İsmet İnönü’nün katı tutumu, bütün Osmanlı Hânedânının
vatandan ihrâcı ve bize miras bıraktıkları vatandan sürgün
edilmeleri kararını çıkardı. Evvela, Halife Abdülmecid, 4 Mart
Sabahı yakınları ile birlikte Çatalca’ya sevk edildi ve oradan da
trenle Türkiye dışına çıkarıldı. Malları tasfiye edildi ve vatanın
sahipleri sahipsiz olarak yâd ellere gönderildi. Dünyanın çeşitli
yerlerine giden Hânedân’ın çoğunlukla Beyrut ve Fransa’nın Nice
şehrini tercih ettikleri ve sonra da Kahire ve İskenderiye’ye
geldikleri görülmektedir. Halife Abdülmecid, sıkıntı ve yokluklar
içinde 23 Ağustos 1944 tarihinde Paris’de vefat etti. Vasiyetine
rağmen cenazesi kabul edilmeyince, Paris’de 10 yıl bekledi ve sonra
da Medine’de Harem-i Şerif’e defn edildi. Son oturduğu evde kira ile
ikamet ediyordu.

KADIN EFENDİLERİ: 1-Şeh-süvâr Baş Kadın Efendi. 2- Hayrünnisâ İkinci
Kadın Efendi. 3- Atıyye Mehistî III. Kadın Efendi. 4- Bihrûz 4.
Kadın Efendi. ÇOCUKLARI: 1- Fârûk Efendi. 2- Hatice Hayriyye Dürr-i
Şehvâr Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Osmanlı Padişahları
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
2 sayfadaki 2 sayfasıSayfaya git : Önceki  1, 2

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ÖDEV ARŞİVİ :: Ödev ve Konu Anlatımı Kategorileri :: Tarih-
Buraya geçin: