ÖDEV ARŞİVİ
Sayın Ziyaretçimiz;
Ödev Veya Konu Anlatımları Kategorilerini Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir...
Ödev Arşivimizi Sadece Üyelerimiz Görebilir
ÖDEV ARŞİVİ

Özgür Arşiv
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Osmanlı Padişahları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Sayfaya git : 1, 2  Sonraki
YazarMesaj
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 123
Paylaşımcı Puanı : 2147483647
Kayıt tarihi : 03/04/09

MesajKonu: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:06 pm

osman bey
Osman Bey, Osmanlı Devleti’ni ve Osmanoğullarını kuran ve adını
devletine ve soyuna vermiş bulunan ilk Osmanlı Sultânıdır. Kendisine
Kara Osman, Fahruddin ve Mu’înüddin de denmiştir. Osman Gâzî,
hayatının sonuna kadar emîr yani bey olarak anılmıştır; vefâtından
sonra Hân ve Sultân denmiştir. Çünkü hayatının sonlarına doğru uc
beyi olmuştur.

Osman Bey, 1258 tarihinde Söğüd’de veya Osmancık’da dünyaya geldi.
Babası Ertuğrul Gâzî ve annesi Halîme Hâtun’dur. 24 yaşındayken
babasının yerine geçti. Osman Gâzî, önce Kastamonu’daki
Çobanoğullarına, sonra da Kütahya’daki Germiyanoğullarına bağlı idi.
Onlar da Selçuklu Sultânına bağlıydılar. İlk evliliği, 1280
civarında, Sultân Orhan’ın annesi ve Selçuklu vezirlerinden Ömer
Abdülaziz Beyin kızı olan Mâl Hâtun iledir. 1289 yılına doğru Şeyh
Edebali’nin kızı Rabî’a Bâlâ Hâtun ile evlenince, nüfuzu ve kudreti
arttı. Bu hanımından da Şehzâde Alâ’addin dünyaya geldi.

1281 yılında babasının yerine aşiret beyi olan Osman Bey, bir görüşe
göre, Selçuklu Sultânı II. Gıyâseddin Mes’ûd’un 1284’de Söğüd ve
çevresinin kendisine tahsis edildiğine dair olan fermanı ve yanında
hediye ettiği ak sancak, tuğ ve mehterhâne ile uc beyi olmuştur.
1288 veya 1291 tarihinde Karacahisâr’ı fethetmesi ve Dursun Fakih’e
kendi adına hutbe okutması, Osman Bey’in yarı istiklâlini kazanması
demektir.

Osman Gâzi’nin Bizans sınır şehirlerini birer birer fethetmesi
üzerine telâşa düşen Bizanslılar onu ortadan kaldırmak için bir
düğün vesilesiyle bir baskın hazırlarlar. Baskına baskınla cevap
veren Osman Bey, 1299 yılında Yarhisâr ve Bilecik’i fethetti ve
beylik merkezini Bilecik’e nakletti ve fitneye sebep olan Yarhisâr
Tekfurunun kızı Nilüfer’i (Holofura’yı) oğlu Orhan ile evlendirdi.
Bu tarih, daha önce açıklanan sebeplerle Osmanlı Devleti’nin kuruluş
yılı kabul edildi. 27 Ocak 1300’de Selçuklu Sultânı III. Alâ’addin
Keykubad’ın saltanat alâmeti olan tabl, alem ve tuğu Osman Beye bir
ferman ile göndermesi ile artık Osman Bey müstakil bir uc beyi
olmuştu. 1301 yılında Bursa’ya yakın bir yerde Yenişehir’i kurdu ve
saltanat merkezini buraya nakletti. Bu arada bütün bu fetihlerde
kendisine yardım edenleri de unutmadı ve kardeşi Gündüz Bey’e
Eskişehir’i; oğlu Orhan Bey’e Sultânönü’nü; Hasan Alp’a Yarhisâr’ı;
Şeyh Edebalı’ya Bilecik’i ve Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi ve
Edebalı’nın torunu Alâ’addin’i yanında götürdü. 1308 yılında İlhanlı
Hükümdarı Ahmed Gazan tarafından Selçuklu Devletine son verilince
Osmanlı Devleti tamamen müstakil hale geldi. 1313’de Harmankaya
Hâkimi Köse Mihal Bey’in Müslüman olmasıyla Mekece, Akhisâr ve
Gölpazarı Osmanlının eline geçti. 1320 yılından itibaren çevrede
fazla görünmeyen Osman Bey, 1324 yılında beyliği oğlu Orhan Bey’e
devretti. 1324 yılı Şubat ayında Bursa’nın fethini görmeden 67
yaşında vefat eden Osman Bey, vasiyeti üzerine, geçici olarak gömülü
bulunduğu Söğüd’den alınarak 2.5 yıl sonra 1326 yılında Bursa’daki
Gümüş Künbed’e defn olunmuştur.

Babasından 4800 km2 olarak aldığı toprakları 16.000 km2’ye çıkaran
Osman Bey’in Orhan ve Alâ’addin dışındaki çocukları şunlardır: Fatma
Hâtun, Savcı Bey, Melik Bey, Hamîd Bey, Pazarlı Bey ve Çoban Bey.
Bugünkü mülkî taksimata göre, Osman Bey zamanında Osmanoğullarının
ülkesi, Bilecik, Eskişehir merkez, Sakarya’ya bağlı Geyve, Akyazı ve
Hendek, Kütahya-Domaniç ve Bursa ilinin Mudanya, Yenişehir ve İnegöl
ilçelerini kapsıyordu.

Osman Bey zamanındaki büyük âlimler ve şeyhlerden bazılarını da
hatırlatmakta yarar vardır: Âlimlerden en önemlileri Mevlânâ Şeyh
Edebalı, Dursun Fakîh ve Hattâb bin Ebî Kâsım Karahisârî’dir.
Maneviyât reislerinden ise, Şeyh Muhlis Baba, Şeyh Âşık Paşa, Şeyh
Ulvân Çelebi, Şeyh Hasan Çelebi ve Baba İlyas mutlaka
zikredilmelidir. [1]




[1] "İbn-i Kemal" , Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter,
sh. 70 vd.; 196-201; "Lütfi Paşa" , Tevârîh-i Âl-i
Osman, sh. 17 vd.; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, Ahmed Uğur neşri, sh. 41-67;
Mecdî Mehmed Efendi, Hadâik’uş-Şakâık, İstanbul XE "İstanbul" 1989,
sh. 20-24; Mehmed Zeki, "Köse Mihal" ve Mihal Gâzî
aynı adam mıdır”, TTEM, nr. 11(88), sh. 327-335; "Uzunçarşılı"
, Osmanlı Tarihi, c. 1, sh. 102-116; Öztuna, Devletler ve Hânedânlar
I-V, "Ankara" 1996, c. II, 101-102; Gökbilgin, M. Tayyib,
“Osman I”, İA; Elizabeth A. Zachariadou, Osmanlı Beyliği, 1300-1389,
İstanbul 1997.


En son Admin tarafından Paz Nis. 19, 2009 6:24 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dersanem.forumm.biz
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 123
Paylaşımcı Puanı : 2147483647
Kayıt tarihi : 03/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:06 pm

Sultân Orhan







Orhan Bey, 1281 (veya 1288) de Söğüt’te dünyaya geldi. Daha önce de
ifade ettiğimiz gibi, annesi Mal Hâtun Osman Bey’in ilk hanımı ve
Selçuklu Vezirlerinden Ömer Abdülaziz Bey’in kızıdır. Osmanlı
padişahlarından Sultân, Hân, Seyfüddin ve Şücâ’uddin gibi ünvanları
ilk olarak hakkıyla elde eden ve kullanan zattır. 1324 yılında 36
veya 43 yaşında babasının yerine Osmanlı Beyliğinin uc beyi oldu.
Askerî bir deha olan Orhan Bey, kısa zamanda şöhretini dünyaya
duyurmasını, ilmiyeden gelen vezir Hacı Kemâlüddin oğlu Alâ’addin
Paşa, kardeşi ve veziri Alâ’addin Paşa, yine ilmiyeden gelen Molla
Tâceddin Kürdî ve Vezir Hayreddin Paşa, vezir Lala Şahin Paşa ve de
önce Bilecik sonra da Bursa Kadılığına getirilen Çandarlı Kara Halil
gibi devlet adamları ile meşveret etmesine ve onların
tecrübelerinden yararlanmasına borçludur. Osmanlı Devleti, Orhan Bey
zamanında kurulmuştur.

Orhan Bey, Köse Mihal, Turgut Alp, Şeyh Mahmûd, Gâzî Mihal Bey ve
Ahi Hasan gibi kahramanların gayretiyle, senelerdir çevreden
kuşattığı Bursa’yı 6 Nisan 1326 tarihinde fethetmiş ve Bey Sancağı
adıyla oğlu Murad’a vermiştir. Artık Osmanlının merkezi Yenişehir
değil Bursa’dır. Bu hadiseden sonra, 1327 senesinde Bursa Kadısı
Cendereli (Çandarlı) Kara Halil ve vezir Alâ’addin’in tavsiyeleri
ile saltanatın en önemli alâmeti olan ilk Osmanlı akçesini (son
zamanlarda Osman Bey’e ait bir sikke de bulunduğundan bu görüş nakz
olunmuştur) yani sikkesini bastırmıştır. İlk darbhane de Bursa’da
kurulmuştur.

Osmanlı sınırlarının Karadeniz ve İstanbul Boğazına doğru
ilerlediğini gören Bizanslılar, Darıca ile Eskihisar arasında bir
yer olan Pelekanon’da Osmanlı ordularıyla karşılaşmışlar ve
Osmanlılar İmparatoru yaraladıkları gibi, 1329 veya nihâî olarak
1331’de İznik’i fethetmişlerdir. İznik, Bizans açısından kudsî bir
değere haizdi ve bunun farkında olan Orhan Bey, buradaki Ayasofya
isimli Kiliseyi camiye çevirdi ve burada Osmanlı Devleti’nin ilk
Üniversitesini kurarak başına da büyük âlim Kayserili Molla Davud’u
tayin etti. İznik’i kurtarmak için hücuma geçen Bizans İmparatorunu,
kaçmaya mahkum eden Orhan Bey, böylece 1335’e doğru bütün İslâm
âleminde ve Avrupa’da Sultân ünvanıyla anılmaya başlandı; sonra da
sulh yolunu tercih etti. Bu arada Bizans İmparatorunun kızı Prenses
Theodora ile evlendi.

Bizans ile sulh yapan Sultân Orhan, bu sefer Anadolu fetihlerine
yöneldi ve 1345’e doğru ilk olarak bir Anadolu Beyliğini yani
Balıkesir merkezli Karesi Beyliğini Osmanlı Devleti’ne ilhak etti ve
Anadolu’da 1354 yılında Ankara’ya kadar ilerledi ve orayı fethetti.
Güneyde Çandarlı Körfezine dayanan Osmanlılar, Marmara Denizinin
güneyindeki son toprakları da Bizans’ın elinden aldı; Üsküdar
Osmanlı Devleti’nin eline geçti. Candaroğullarına bağlı Uluğ
Beyoğulları Beyliği de Osmanlı Devleti’ne katıldı.

Kayınpederi olan Bizans İmparatoru’nun kendisine saldıran Slavlar ve
Bulgarlara karşı Orhan Bey’den yardım istemesi üzerine Osmanlı
ordusu, evvela 3 Şubat 1347 yılında İstanbul’a girdi. Sonra döndü.
Paşa’nın yardım ordusunun öncüsü Gâzî Umur Bey’dir. 1347’de Süleyman
Paşa, İmroz’a çıkartma yapmak istedi, ancak püskürtüldü. 1349
yılında yardım için Rumeli’ye geçti, Selanik’e kadar geldi ve şehri
slavlardan kurtararak geri döndü. 1353 tarihinde, bu yardıma
minnettar olan İmparator, Gelibolu yarım adasında, Çanakkale
Boğazının Avrupa kıyısı üzerinde küçük Çimpe kalesini Avrupa’ya
geçerken kolaylık olsun diye Süleyman Paşa’ya hediye etti. Daha
önceki geçişlerden farklı olarak, artık Osmanlı Beyliği, Rumeli’nde
hukuken ve fiilen var olmuşlardı. Türk tarihinin önemli olaylarından
olan Rumeli’ye geçişin kahramanı Süleyman Paşa, Lüleburgaz ve
Çorlu’yu da fethettikten sonra, 1357 yılında atının ayağının
sürçmesi sonucunda düşerek vefat etti. Rumeli fetihlerini onun
yerine Şehzâde Murâd devam ettirdiyse de, bu acıya dayanamayan 81
yaşındaki Sultân Orhan, 1362 yılında Nisan ayının sonlarına doğru
vefat etti.

Orhan Bey, kaynaklardan öğrendiğimize göre hayatı boyunca 4 hanımla
evlendi. Bunların aynı zamanda hanımları olduğu düşünülmemelidir. Bu
hanımları ve bunlardan doğan çocukları sırasıyla şunlardır: 1)
Nilüfer Hâtun (Holofira): Yarhisar Tekfu’runun kızıdır; Müslüman
olup Nilüfer adını almıştır. Süleyman Paşa, I. Murad ve Şehzâde
Kasım’ın annesidir. 2) Asporça Hâtun: Bizans İmparatoru’nun kızıdır;
Şehzâde İbrahim ve Fatma Sultân’ın annesidir. Müslüman olmuştur. 3)
Theodora Hâtun: Müslüman olmadığı ve evliliğin kısa sürdüğü
anlaşılıyor. Şehzâde Halil’in annesidir. 4) Eftandise Hâtun: Mahmûd
Alp’in kızıdır.

Sultân Orhan zamanındaki büyük ilim adamları ve maneviyât reisleri
arasında, İznik’deki ilk yüksek tahsil müessesesinin müderrisi Davud-ı
Kayserî, sonradan onun halefi olan ve yaya ile müsellemin teşkilinde
fikir veren Alâ’addin Esved veya Kara Hoca, Osmanlı Devleti’nin ilk
Bursa Kadısı ve Kazaskeri Çandarlı Kara Halil, Hasan-ı Kayserî ve
maneviyât reislerinden ise, Seyyid Ahmed-i Kebîr-i Rufâ’î, Karaca
Ahmed, Ahi Evran ve Musa Abdal başta gelen simalardandır .[1]




[1] "Neşrî" , Kitâb-ı Cihânnümâ, c. I, 147-191; "İbn-i Kemal" ,
Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter, sh. 195-196; İbn-i Kemal, Tevârih-i
Âl-i Osman, II. Defter, (neşr. Şerafettin Turan), "Ankara" 1991, sh.
198-208; Âlî, Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 40-65; Ahmed Uğur neşri, sh.
67-108; "Lütfi Paşa" , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 27-31; Kantemir, c.
I, sh. 73-86; "Uzunçarşılı" , Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 117-162;
Öztuna, Devletler ve Hânedânlar, c. II, sh. 103-105; Aksun, Osmanlı
Tarihi, sh. 36-50; Gökbilgin, M. Tayyib, “Orhan”, İA; Uzunçarşılı,
İsmail Hakkı, “Gâzî Orhan Bey’in Hükümdar Olduğu Tarih ve İlk Sikkesi”,
Belleten, c. IX, sayı 34(1945), sh. 207-211; Mırmıroğlu, VL., “Orhan
Bey ile Bizans İmparatoru III. Andronikos Arasındaki Pelekano
Muharebesi”, Belleten, c. XIII, sayı 50(1949), sh. 309-321.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dersanem.forumm.biz
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:07 pm

Sultân I. Murâd







Osmanlı tarihinde I. Murâd, Murâd Hüdâvendigâr ve Gâzi Murâd
Hüdâvendigâr adlarıyla anılan Sultân Murâd, 1326 (726 H) yılında
dünyaya geldi ve 1362 Mart ayında 35-36 yaşlarında iken Osmanlı
Padişahı olarak tahta geçti. Hüdâvendigâr, hükümdâr demektir ve
sonradan o zaman Osmanlı Devleti’nin başşehri olan ve kendisinin de
valilik yaptığı Bursa’ya da Hüdâvendigâr Sancağı adı verildi.

Seferlerine Ankara’nın yeniden fethiyle başlayan Sultân Murâd, 1362
Temmuz’unda Edirne’yi zabtetti ve kendisine yeni başşehir yaptı.
Bunu Balkanların önemli bir merkezi olan Filibe’nin fethi takip etti
(1363). Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarında bu ilerleyişi
Hıristiyanları korkuttu ve Papa V. Urbanus’un tahrikiyle Osmanlı
Devleti ilk haçlı seferine maruz kaldı. Ancak 60.000 kişilik haçlı
ordusu 10.000 kişilik Hacı İlbeğ komutasındaki Osmanlı ordusunun
yaptığı bir baskın sonucunda sındı ve tarihe Sırpsındığı zaferi
olarak geçti (1363). Bunu Sırbistan’ın bir kısmı ile Bulgaristan’ın
Osmanlı’ya ilhakı takip etti ve 1365 yılında da Dubrovnik (Raguza)
ile ilk milletlerarası andlaşma imzalandı.

1375’de Hamidoğulları sembolik bir bedelle topraklarının yarısını
Osmanlıya terk etti ve böylece Germiyanoğlu ile Karamanoğlu arasına
Osmanlı girmiş oldu. 1383’de Candaroğulları Hamidoğullarının
arkasından Osmanlı’yı metbû’ tanıyınca, Karaman oğulları rahatsız
olmaya başladı ve 1386’da Osmanlı Karamanoğulları ihtilafı başladı.
Her ne kadar, Sultân Murad’ın oğlu Şehzâde Bâyezid kahramanca
savaşarak Karaman oğullarını dağıtıp Yıldırım ünvanını aldıysa da,
bunu fırsat bilen Sırp Kralı Balkanlarda Osmanlı’nın üzerine yürüdü
ve hatta Timurtaş Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu bozguna
uğrattı (Ploşnik Olayı, 1387). Bundan cesaret alan haçlı orduları,
Sırpı ile Bulgarı ile Ulahı ile, hep birlikte Osmanlı Devleti’nin
aleyhinde ittifak ettiler ve Kosova’da 20 Haziran 1389 günü Osmanlı
ordusu ile karşı karşıya geldiler. Osmanlı ordusu, I. Kosova Zaferi
diye tarihe geçen zaferle haçlı ordularını yendi ve 500 yıl kadar
sürecek olan Balkan Hakimiyetini başlatmış oldu. Ancak bu
güzellikler arasında, Miloş Obiliç adlı yaralı bir Sırp askeri
tarafından Murâd Hüdâvendigâr hançerle vurularak şehid edildi
(20.6.1389) ve Bursa’ya nakledilerek kendi adına yaptırılan Cami
haziresine gömüldü. Osmanlı Devleti Balkanlara hâkim olmuş,
Bulgaristan tamamen Osmanlı’nın eline geçerken Sırbistan’ın da
önemli bir kısmı feth edilmişti. 37 muharebede bizzat bulunan Sultân
Murâd, 27 yıl içinde babasından aldığı mirası 5 kat artırarak
500.000 km2’lik bir büyük devleti Osmanlı milletine miras
bırakıyordu.

Batılı tarihçilerin de itirafıyla, fethettiği topraklarda
Ortodokslara, Katoliklere ve diğer din mensuplarına kendi
dindaşlarından daha iyi davrandı. Verdiği sözde durması hasebiyle
dost düşman herkes tarafından sevilir hale geldi. Devlet
teşkilâtçılığında da zirvedeydi. Her ne kadar yeniçeri teşkilâtı
babası zamanında kurulmaya başlansa da, asıl yeniçeri ve acemi
oğlanları teşkilâtlarını kuran ve geliştiren kendisi oldu.
İstanbul'u ilk kuşatan Osmanlı Padişahı da kendisiydi.

Murâd Hüdâvendigâr’ı muvaffak eden sebeplerin başında onunla
birlikte çalışan ehliyetli devlet adamlarını zikretmek gerekiyor.
Bunların başında, bir görüşe göre Sultân Murâd zamanında ihdas
edilen kazaskerliğe ilk defa getirilen Çandarlı Halil Efendi’yi
zikretmek gerekiyor. Bu vazifeye gelir gelmez, Karamanlı Kara
Rüstem’in de yardımıyla Maliye teşkilâtı tanzim edildi ve Sultân
Orhan zamanında başlatılan Yeniçeri ve Acemioğlanları Teşkilatını
bütün ayrıntılarıyla kurmaya muvaffak oldu. 1372 yılında da Vezir
oldu ve artık Halil Hayreddin Paşa diye anılmaya başlandı. Diğer
devlet adamları arasında ise, Halil Hayreddin Paşa’nın oğlu Ali
Paşa’yı, yeniçeri ve acemi oğlan teşkilâtında büyük payı bulunan
Timurtaş Paşa ve Lala Şahin Paşa’yı, kahramanlıkları ile meşhur
Saruca Paşa, Evrenos Beğ, İne Beğ, Paşa Yiğit, Müstecap Subaşı ve
Hacı İlbeğ’i zikretmek gerekmektedir.

Asrındaki âlimlerden ise Aksaray’lı Cemâlüddin Muhammed bin Muhammed,
Bursa kadılarından ve Kâdîzade-i Rumî’nin babası Mahmûd Bedreddin ve
de Azerbaycan Kadısı ünvanıyla meşhur Mevlânâ Burhânüddin’i
zikretmek gerekmektedir.

ZEVCELERİ: 1- Gülçiçek Hâtûn; Yıldırım Bâyezid’in ve Yahşi Bey’in
Annesi. 2- Marya Thamara Hâtun; Bulgar Kralının kızı. 3- Paşa Melek
Hâtun; Kızıl Murad bey’in kızı. 4- Candar Oğullarından bir beyin
kızı. 5- Bulgar Beyinin kızı. ÇOCUKLARI: 1-Yıldırım Bâyezid. 2-Ya‘kub
Çelebi. 3- Savcı Bey. 4- İbrahim Bey. 5- Yahşi Bey. 6- Halil Bey; 7-
Özer Hâtun; 8- Sultân Hâtun. 9- Nefise Melek Sultân Hâtûn . [1]


[1] "Lütfi Paşa" , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 31 vd.; Alî,
Künh’ül-Ahbâr, V, sh. 65-77; Alî, Ahmed Uğur neşri, sh. 108-131;
Kantemir, c. I, sh.87-93, Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, 51-70;
"Uzunçarşılı" , Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 162-186; Uzunçarşılı,
“Osmanlı tarihinin İlk Devirlerine Ait Bazı Yanlışlıkların Tashihi”,
Belleten, c. XXI, sayı 81-84 (1957), sh. 173-188; "Uluçay" ,
Çağatay, "Padişahların" Kadınları Ve Kızları, 3. Baskı,
"Ankara" 1992, sh. 6-7; Öztuna, Devletler ve Hânedânlar, c. II,
107-108; Büyük Türkiye Tarihi, c. I, 284-305.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:07 pm

Yıldırım Bâyezid







Osmanlı Padişahları arasında hakkında en çok konuşulan Padişahın
Yıldırım Bâyezid olduğu doğrudur. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi; Kısa zamanda Anadolu birliğini kurup devleti
genişletmesine rağmen, 1402’de Ankara’da Timur’a yenilerek tekrar
başa dönülmesine sebep olmasıdır. İkincisi de, hem Emir Sultân
Buharî’ye kayınpeder olması ve hem de içki içtiğine dair iddiaların
bulunmasıdır. Önce Yıldırım Bâyezid’i tanıyalım.

1387 tarihinde katıldığı Karaman Seferinde gösterdiği
kahramanlıklardan beri Yıldırım lakabıyla anılan I. Bâyezid, Sultân
Murad’ın büyük oğlu ve veliahdıdır. Bursa’da babasının tahta çıktığı
sene yani 761/1360 yılında Gülçiçek Hâtun’dan dünyaya gelmiş ve
791/1389 yılının Ramazan ayının beşinde de babasının şahâdeti
üzerine tahta çıkmıştır. Padişah olmadan evvel sırasıyla Kütahya,
Hamid İli ve ilk Amasya Sancak Beyliği gibi tecrübeleri
bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin Kosova’da haçlı ordularıyla meşgul olmasını
fırsat bilen Karamanoğulları, Osmanlı Devleti’ne ait sancak ve
kazalara hücum başlattı. Bunu gören Yıldırım, 1390 yılının ilk
günlerinde Anadolu birliğini tehlikeye sokmamak için hemen bu
bölgeye intikal etti. Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhan Beylikleri
Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını bildirince, hemen 1390-91 kışında
Ankara’ya gelerek orada kışlasını kurdu. Sonradan yanına Bizans
İmparatoru II. Manuel’i de alarak Karaman bölgesine geçti ve onları
ikaz etti. Zaten Karamanoğlu Damad Alâ’addin Bey de firar etmişti.
Ege Adalarını vurarak Venedik Cumhuriyet’ine gözdağı vermeyi de
ihmal etmeyen Yıldırım’ın bütün hayali İstanbul’u fethetmek idi. Bu
sebeple 1391’de 7 ay sürecek olan İstanbul kuşatmasına başladı.
Bizans’ın sulh ile itaat edeceğini umuyordu; ama olmadı.

Rumeli’nde gayr-i müslimlerle uğraşan Osmanlının aleyhine, durumu
fırsat bilen Karamanoğlu-Candaroğlu ve Sivas’daki Kadı
Burhâneddin’in ittifak yaptığı duyuldu. 1392’de Candaroğlu
halledildi; İsfendiyaroğulları da Osmanlı’ya itaat etti. Kadı
Burhâneddin ile olan savaş daha dehşetli idi. Yıldırım’ın oğlu
Şehzâde Ertuğrul’un kumandasındaki Osmanlı ordusu, Çorum
yakınlarında yenik düştü. Bu arada Yıldırım’ın kendisi Rumeli
seferine devam ediyor ve 1392’de filozoflar diyarı olarak bilinen
Atina Osmanlıya teslim oluyordu.

Bütün bu gelişmelerden rahatsız olan Macar Kralı Sigismund, üçüncü
bir haçlı seferi hazırlığında idi. Gerçekten her çeşit düşman
milletin yer aldığı 70.000 kişilik orduyla Tuna’yı geçerek
Niğbolu’yu kuşattı ve düşman kuvvetler 130.000’e ulaştı. Ancak 25
Eylül 1396 tarihinde Avrupalıların asırlarca unutamayacakları
Niğbolu Zaferi kazanıldı ve Yıldırım, artık Halife I. Mütevekkil
tarafından Sultân-ı İklim-i Rum ve Sultân diye anılmaya başlandı.
Üçüncü haçlı seferini fırsat bilerek yine Osmanlı topraklarına
saldıran Karamanoğulları ise, nihâî dersi hak etmişlerdi ve
gerçekten 1397’de Konya’ya giren Yıldırım eniştesi olan Karamanoğlu
Beyini idam ettirdi ve Konya’yı Osmanlı Devleti’nin Karaman Eyâleti
olarak ilan etti. Artık Anadolu birliği sağlanmış ve bütün Anadolu
neredeyse Osmanlı Devleti’nin olmuştu. Rumeli’de Balkanlar
Osmanlının hâkimiyetine girmişti.

İşte böyle bir dönemde Doğudan büyük bir tehlike geliyordu. Doğu
Türkistan Hakanı Aksak Timur veya Timurlenk, fırtına gibi eserek
Doğu Anadolu’yu tehdit ediyor ve memleketleri ellerinden alınan ve
Osmanlıdan memnun olmayan Anadolu beyleri Timur’u tahrik ettikleri
gibi, Timur’un düşmanları olan bazı beyler de Yıldırım’a sığınmış
bulunuyorlardı. Timur nazik sayılabilecek bir üslupla Yıldırım’dan
bu beyleri salı-vermesini ve kendisine tabi olmasını, şartlarının
kabulü halinde, gayr-i müslimlerle olan cihadını takdir ettiği
Osmanlı ordusuna yardım edeceğini ifade eden bir mektup gönderdi
(Mektup, ‘Rum Meliki Yıldırm Bayezid’ diye başlamaktadır). Buna
karşı Yıldırım’ın cevabı çok sert ve hatta hakaretâmiz oldu (Mektup,
‘Ey Timur denen parçalayıcı köpek ve Tekfurlardan daha kâfir olan
adam’ diye başlamaktadır).

Neticede kaderin cilvesiyle Yıldırım’ın strateji açısından üstün
görüldüğü uğursuz Ankara Meydan Muharebesi meydana geldi ve 28
Temmuz 1402 tarihinde Osmanlı ordusu yenik düştü ve Padişah esir
alındı. Bu hadiseyle Osmanlı Devleti, cihan devleti olmaktan çıkmış
ve yeniden başa dönmüştü. Zira bu savaşı takip eden yıllarda, 8 yıl
kadar Anadolu’da kalan Timur buralarda terör estirdi ve eski beylere
beyliklerini tamamen iade etti. 3 Mart 1403’de, bazı tarihçilerin
ileri sürdüğü gibi intihar ederek değil, sıkıntıdan doğan bir kaç
çeşit hastalığa dayanamayan Yıldırım vefat etti ve Osmanlı Devleti
için Fetret Devri denen ara dönem başladı.

Yıldırım Bâyezıd devrinin ileri gelen devlet adamları arasında, iyi
bir devlet adamı olmakla beraber takvâ cihetinden zayıf olduğu
ittifakla açıklanan Çandarlı Ali Paşa, Timurtaş Paşa, Süleyman Paşa,
İshak Bey ve Mihal oğlu Muhammed Bey zikredilebilir. Onun devrindeki
âlimlerden ise, Şemseddin Fenari, oğlu Muhammed Şah Fenari,
Hâfızuddin Muhammed Kürdî, Şeyh Kutbuddin İznikî ve Şihâbüddin
Sivasî unutulmamalıdır. Devrinin Horasan erenlerinin başında, Emir
Sultân denen Bâyezid’in damadı Şemseddin Muhammed Huseynî, Hacı
Bayram ve Şeyh Abdurrahman-ı Erzincanî gelmektedir. Mevlid yazarı
Süleyman Çelebi de onun zamanındaki en büyük şairlerdendir.

ZEVCELERİ: 1- Germiyanoğlu Devlet Şah Hâtun; İsa, Mustafa ve
Musa’nın annesi. 2- Devlet Hâtun; Yine Germiyanoğlu olduğu söylenen
ve Sultân Mehmed Çelebi’nin annesi ve ilk Vâlide Sultân. 3- Hafsa
Hâtun; Aydınoğlu İsa Bey’in kızı. 4- Sultân Hâtun; Dulkadiroğlu
Süleyman Şah kızı. 5- Marya (Olivera Despina) Hâtûn; Sirbistan Kralı
Lazar’ın kızı. ÇOCUKLARI: 1- Ertuğrul Çelebi. 2- İsa Çelebi. 3-
Mustafa Çelebi (Tartışmalıdır). 4- Büyük Musa Çelebi. 5- İbrahim
Çelebi. 6- Kâsım Çelebi. 7- Yusuf Çelebi. 8- Hasan Çelebi. 9-
Erhondu Hâtun. 10- Fatma Hâtun. 11- Paşa Melek Hâtûn. 12- Oruz
Hâtûn. 13- Hundî Hâtûn. 14- Şehzâde Mehmed .[1]


[1] Neşrî , Kitâb-ı Cihân-nümâ, c. I, sh. 311-355; Âli,
Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 78-116; Ahmed Uğur neşri, sh. 131- 195;
Tarih-i Solakzâde , İstanbul 1297, sh. 51-91; Âşıkpaşa-zâde
, Tarih, sh. 65 vd; Lütfi Paşa , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 44 vd.;
Kantemir, c. I, sh. 95-105; Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 71-90;
Uzunçarşılı , Osmanlı Tarihi , c. I, 260-323; Uluçay ,
Padişahların Kadınları ve Kızları, sh. 7-10; Öztuna, Türkiye
Tarihi, c. II, sh. 306-352; Devletler ve Hânedânlar, c. II, sh.
110-112; Ahmed Refik, Kadınlar Saltanatı I-IV , İstanbul 1332/1923,
c. I, sh.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:07 pm

I. Mehmed Çelebi







1413-1421 tarihleri arasında Osmanlı tahtına oturan Sultân Mehmed
Çelebi, 781/1380 yılında Germiyanoğullarından Süleyman Şah’ın kızı
Devlet Hâtun’dan dünyaya gelmiştir. Asil ve dindar bir devlet adamı
olan Mehmed Çelebi, bazı tarihçiler tarafından Osmanlı Devleti’nin
ikinci kurucusu ve 9. asrın müceddidi kabul edilmektedir.

Babasının esareti sırasında vezir Bâyezid Paşa’nın tavsiyelerine uyarak
Amasya’ya gitti ve padişahlığını ilan etti. Kardeşi İsa Çelebi’yi
tasfiye etti. Ancak Süleyman Bey’in Ankara’ya kadar gelmesi üzerine,
Amasya-Tokat-Sivas bölgesiyle yetindi. İyi bir diplomattı. Musa
Çelebi önce Mehmed Çelebi’ye itaat etti. Ancak 1410 yılında
Rumeli’de saltanatını ilan edince durum değişti. 1413 yılında
kardeşi Musa Çelebi’nin öldürülmesinden sonra, Osmanlı tahtının tek
vârisi olarak kaldı. Osmanlı tarihçileri tarafından yeni asrın yani
Hicrî 9. asrın siyâset alanında müceddidi olarak kabul edilmektedir.

Çelebi Mehmed Rumeli’ndeki olaylarla uğraşırken, Karamanoğlu yine
harekete geçti. Germiyanoğlu Yakub Bey’in Mehmed Çelebi’ye itaatini
bildirmesi üzerine Bursa’yı kuşattı. Hacı İvaz Paşa’nın kahramanca
müdafaası üzerine Yıldırım Bâyezid’in sur dışında kalan kabrine
hakaret bile etti. İşte bu kargaşa içinde Sultânlık koltuğuna oturan
Mehmed Çelebi, Aydın’daki Candaroğullarının da tabiiyetini kabul
ettikten sonra Karamanoğlu’nun üzerine yürüdü ve halasının oğlu olan
Karamanoğlu II. Mehmed Bey’i esir aldı. Sonra affetti. Bu arada
Venedik donanmasına karşı 1416 yılında Çalı Bey komutasındaki
Osmanlı donanması hücuma geçti, ancak mağlup oldu. Buna karşılık
Macar Kralı Sigismund’un haçlı seferi teşebbüsü, Mehmed Çelebi’nin
bir paşası olan Gâzî İshak Bey tarafından püskürtülünce Osmanlı
prestij kazandı. İshak Bey’in 1415 muharebesinden sonra Türklerin
Bosna Sarayı dedikleri Sarajevo Osmanlı’nın eline geçti. İshak
Bey’in Rumeli’deki bu fetihleri Romanya ve diğer Balkan bölgelerinde
de devam etti. Sultân Mehmed de boş durmuyor ve Sinop’daki Candar
Beğliğinin bir kısım topraklarını Osmanlı Devleti’ne ilhak ediyordu.


Osmanlı Devleti, yeniden eski ihtişamına kavuşmak üzere iken, iç ve
dış düşmanlar, iki büyük gaileyi Osmanlı Devleti’nin başına açmakta
gecikmediler. Ancak Sultân Mehmed’in fevkalade basiretli idaresi ve
Allah’ın yardımıyla bu iki büyük bela da aşıldı.

Bunlardan birincisi, Şeyh Bedreddin isyânı idi. Musa Çelebi’nin
Kazaskeri ve bir nevi Şeyhülislâmı olan bu ilim adamı, belli
çevrelerce kullanıldı. Musa Çelebi’nin tasfiyesinden sonra Sultân
Mehmed tarafından yüksek bir maaş verilerek İznik’te mecburi ikamete
zorlanan Şeyh Bedreddin, Aydın ve İzmir taraflarında fesada başlayan
Börklüce Mustafa ve Manisa civarında ortaya çıkan ve aslında bir
Yahudi dönmesi olan Torlak Kemal ile olan eski ilişkilerinden
korkarak, Kastamonu-Sinop-Kefe üçgenini takipten sonra Eflak
Voyvodasına sığındı. Daha önce Şeyh Bedreddin’in kazaskerliği
sırasında onun kethüdalığını yapan Börklüce Mustafa, İzmir’de, Urla
yarımadasının kuzey tarafındaki Karaburun’da, Yahudi dönmesi Torlak
Kemal ise, Manisa’nın Kızılbaşlarla meskûn bölgelerinde Osmanlı
Devleti’nin aleyhinde bir isyan hareketine hazırlık yapıyorlardı.
Şeyh Bedreddin’in de Rumeli’de bu tür hareketlere girişme
teşebbüsleri bardağı taşıran son damla oldu. Bizans bunları şiddetle
destekliyordu. Ordularının sayısı 5.000 ve 10.000’lerle ifade edilen
ve Dede Sultân diye de anılan Börklüce Mustafa’nın isyanı, Timurtaş
Paşa-zade Ali Bey’in de mağlup olmasıyla ciddileşti. Mehmed
Çelebi’nin oğlu Şehzâde Murâd, Bâyezid Paşa’nın da yardımıyla
Börklüce Mustafa ve asi kuvvetlerin üzerine yürüdü ve ele geçirilen
Dede Sultân idam edildi. Bunu Torlak Kemal’in tepelenmesi izledi ve
böylece Osmanlı Devleti’nde ilk ciddi alevi isyanı bastırılmış oldu.

Bunun üzerine Rumeli’deki Deliorman’da yerleşen Şeyh Bedreddin
isyanı genişletme çabalarını sürdürdü. Selanik taraflarında Düzmece
Mustafa ile meşgul olan Sultân Mehmed, olayı duyunca hemen Serez’e
geldi ve Bâyezid Paşa’nın gayretiyle Şeyh Bedreddin ele geçirildi ve
Serez çarşısında idam edildi. İdamına fetvâ veren ise, Sa’deddin
Teftezâni’nin talebelerinden olan Herat’lı Mevlânâ Haydar’dır. 1420
yılında bu olay da kapatılmıştır.

Sultân Mehmed’in ikinci belası ise, Timur tarafından esir alınarak
16 yıl ortadan kaybolan ve ancak Bizans ve benzeri dış düşmanların
tahriki ile saltanat iddiasıyla ortaya çıkan Yıldırım’ın gerçekten
oğlu Düzmece Mustafa’dır. Normalde Sultân Mehmed’in ağabeyidir.
Niğbolu Sancakbeyi Aydınoğlu Cüneyd’in de desteğini alarak kıyam
eden Düzmece Mustafa, Sultân Mehmed’e yenildi ve Bizans İmparatoruna
sığındı. Sultân Mehmed hayatta olduğu müddetçe salıverilmemek ve
buna karşılık İmparatora yılda 300.000 akçe ödenmek şartıyla anlaşma
yapıldı ve hatta bu anlaşmanın da etkisiyle Sultân Mehmed, 1420’de
İstanbul’da İmparator II. Manuel’i ziyaret bile etti.

Sultân Mehmed Çelebi 39 yaşında vefat etti ve Bursa’daki Yeşil
Türbeye defn olundu. Vefatında Osmanlı devleti eski genişliğine ve
kuvvetine ulaşmıştı. 24 kere savaşa giren Mehmed Çelebi 40 yerinden
yara almıştı. Samimi, dürüst, dindar ve diplomat bir devlet
adamıydı.
ZEVCELERİ: 1- Şeh-zâde Kumru Hâtûn; Amasyalı bir Paşa’nın torunu. 2-
Emine Hâtun; Dulkadır oğlu Mehmed Bey’in kızı ve II. Murad’ın
annesi. ÇOCUKLARI: 1- Şehzâde Küçük Mustafa. 2- Şehzâde II. Murâd.
3- Şehzâde Mahmûd. 4- Şehzâde Yusuf. 5- Şehzâde Ahmed.

Sultân Mehmed Çelebi zamanındaki ileri gelen devlet adamları
arasında, baştan beri onun sadık bir veziri olan Bâyezid Paşa’yı,
ilmiyeden gelen İbrahim Paşa’yı ve Bursa kahramanı Hacı İvaz Paşa’yı;
asrındaki büyük âlimler arasında Sa’deddin Teftezânî’nin
talebelerinden Mevlânâ Burhânüddin Haydar’ı, Mevlânâ Sarı Ya’kub’u,
Kara Ya’kub lakabıyla meşhur olan Ya’kub bin İdris’i, Kâfiyeci
lakabıyla meşhur Mevlânâ Muhyiddin’i ve Bâyezid-i Sofî’yi;
zamanındaki maneviyât erenlerinden özellikle Şeyh Abdüllatif’i,
Amasyalı Pir İlyas’ı ve Şeyh Muslihuddin Halife’yi; şâirlerden ise
sadece Hüsrev ü Şirin müellifi Şeyhi ile Molla Ezherî ve Şair
Zihni’yi sayabiliriz .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:08 pm

Sultân II. Murâd







Bazı tarihçilerin Osman Bey’den sonra ikinci kurucu dedikleri Sultân
II. Murâd, 1404 yılında Dulkadiroğlu Emine Hâtun’dan Amasya’da
dünyaya geldi. 1421 yılında babasının vefatından 41 gün sonra gelip
Edirne’de tahta oturur oturmaz, Limni’de göz hapsinde bulunan amcası
Düzmece Mustafa, Bizans İmparatoru tarafından serbest bırakılınca
büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya geldi. Mustafa Çelebi, Edirne’ye
gelerek padişahlığını ilan etti ve bununla da kalmayarak ordusuyla
Bursa’daki II. Murad’ın üzerine yürüdü. 1422’de Sultân Murad’a
mağlup olan amca Mustafa, düzmece olduğu iddiasıyla idam edildi.
Aslında düzmece olmadığını daha evvel ifade etmiştik. Bizans’ın
ihanetini gören Sultân Murad, hemen 30.000 askerle İstanbul’u
kuşattı. Maddi sebepler açısından teslim almayı ümit ederken, 13
yaşındaki Küçük Mustafa’nın İznik’de Bizansın tahrikiyle saltanat
ilan ettiğini duydu ve hemen ona yöneldi. Bu arada fırsatı ganimet
bilerek Osmanlıya problem çıkaran Anadolu beyliklerinin de üzerine
gitti ve sırasıyla Aydın, Teke, Menteşe ve Germiyân Oğulları
beyliklerini tarihten silerek tamamen Osmanlı Devleti’ne ilhak etti.

Sultân Murad’ın Anadolu’daki sıkıntıları devam ederken Macarlar ve
Sırplar Osmanlı Devleti’ni rahatsız ediyorlardı. 1425’de Venedik ile
sulh yapan Sultân Murad, 1426’da Macar ordusunu bozdu ve fetihlere
devam etti. Bu zaferler devam ederken, en önemlisi İzladi
mevkiindeki 1443 yılındaki yenilgi olmak üzere, Osmanlı ordusu
Hıristiyan kuvvetler karşısında bir kaç defa mağlup duruma düştü.
Bunun üzerine Sultân Murâd, Macaristan’la Segedin Andlaşmasını
imzalamak durumunda kaldı (1444). Aynı yıl, Mısır’daki İslâm
âlimlerinin de manevi desteği alınarak Karamanoğlu II. İbrahim Bey
ile de sulh andlaşması imzalandı.

40 yaşına gelen ve gerçekten de yıpranan II. Murad, 1444
Ağustos’unda oğlu Mehmed’i tahta geçirerek, kendisi ibadet ve taatle
meşgul olmak üzere Manisa’ya çekildi ve Fâtih Sultân Mehmed birinci
defa Osmanlı Sultânı oldu.

Hem Osmanlı ordusunun yenilgisinden ve hem de Fâtih’in 14 yaşında
bir genç Padişah olmasından heveslenen Papa, yeni bir haçlı seferi
için kolları sıvadı ve haçlı orduları Osmanlı Devleti aleyhinde Ak
Şövalye diye bilinen Erdel Voyvodası Hunyadi Yanoş kumandanlığında
bir araya geldiler. Tuna’yı geçerek Varna’yı kuşattılar. Tahtta
oturan II. Mehmed, yapılan meşveretler ve özellikle Vezir-i Azam
Çandarlı-zade Halil Paşa’nın ısrarlarıyla, II. Murad’ı yani babasını
tahta davet etti. 1444 yılında ikinci defa sultan olan II. Murâd,
hemen Edirne’ye geldi ve 40.000 askeriyle Varna önlerine ilerledi ve
sadece 150 şehidle haçlı ordusunu darmadağın etti. Bütün İslâm
âleminde ve özellikle Kahire’de dualarla yâd edilen bu zafer,
Osmanlı Devleti’nin Balkanların sahibi olduğunu tescil etmişti.
Edirne’ye dönen II. Murad yeniden yani ikinci defa oğlunu tahta
çıkardı (1445).

Devlet adamları ve yeniçeri bu duruma razı olmadı ve Sultân Murad’ın
yeniden tahta geçmesini ısrarla arzu ettiler. Bu ısrar karşısında
üçüncü defa II. Murad tahta çıktı ve oğlu da böylece iki defa tahta
çıkıp inmiş oldu (1446). Varna zaferinden sonra Arnavutluk’da
İskender denilen bir mürtedle başı belaya giren II. Murad, oğlu
Fâtih’i de alarak Arnavutluk seferine çıktı. Bu durumu fırsat bilen
Ak Şövalye, Papanın da desteğini alarak bir diğer haçlı seferi daha
düzenledi ve Osmanlı sınırlarını geçerek Kosova Ovasına kadar geldi.
17 Ekim 1448 tarihinde II. Kosova Zaferini kazandı ve böylece
Avrupalıların Türkleri Balkanlardan atmak için giriştikleri son
seferi de zaferle tamamlamış oldu. Buradan Edirne’ye dönen II. Murad
1449 yılında oğlunu evlendirdi. Oğlunu Manisa Sancakbeyliğine
gönderen II. Murâd, 3 Şubat 1451 sabahı Edirne Sarayı’nda vefât
eyledi.

ZEVCELERİ: 1- Dulkadiroğlu Alîme Hâtûn. 2- Yeni Hâtun; Amasyalı
Mahmûd bey’in kızı. 3- Hüma Hâtun: Abdullah isimli bir şahsın kızı
ve Fâtih’in annesi. Fâtih’in annesinin devşirme olduğu
nakledilmektedir. Ancak Müslüman olduğu kesindir ve hele Ortodoks
olan Mara Hâtûn ile Fâtih’in üvey annelik dışında alakası yoktur.
4-Tâcünnisâ Hatice Halîme Hâtun; Candaroğlu İsfendiyar Bey’in kızı.
5-Mara Hâtun; Çocuksuz ve ortodoks olarak ölen ve Fâtih’in üvey
annesi olan bu kadın, Sırbistan Despotu George Bronkoviç’in kızı.
ÇOCUKLARI: 1- Fâtih Sultân Mehmed. 2- Ulu Şehzâde Alaaddin Bey. 3-
Şehzâde Büyük Ahmed. 4- Şehzâde İsfendiyar. 5- Şehzâde Hüseyin. 6-
Şehzâde Orhan. 7-Şehzâde Hasan. 8- Şehzâde Küçük Ahmed. 9- Yusuf
Âdil Şah. 10- Hatice Sultân. 11- Hafsa Sultân. 12- Fatma Sultân. 13-
Erhondu Sultân. 14- Şehzâde Selçuk Sultân.

Asrındaki büyük devlet adamları arasında, Timur Paşa’nın oğlu Gâzi
Umur Paşa, Çandarlı-zâde Halil Paşa, devşirmelerden Şihâbüddin Paşa,
Damad Karaca Paşa, Zağanos Paşa ve Kasım Paşa’yı; asrının meşhur
âlimlerinden Molla Fenari’den sonra müftülük makamına gelen Molla
Yegân lakabıyla meşhur Mevlânâ Muhammed, Molla Şemseddin Gürânî,
Seyyid Alâ’addin Semerkandî, Hızır Beğ ve Alâ’addin Tûsî’yi;
maneviyât erenlerinden Hacı Bayram’ın halifelerinden Ak Bıyık,
Muhammediyye müellifi Yazıcızâde, Envâr’ül-Âşıkîn adlı eserin
müellifi Ahmed-i Bîcan ve Şeyh Muslıhuddin’i; şâirlerden Hacı İvaz
Paşa’nın oğlu Atâyî ve şiirlerinden dolayı idam edilen Nesîmî’yi
mutlaka zikretmeliyiz[1].





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Âşıkpaşa-zâde , Tarih, sh. 95-139; Neşrî , Kitâb-ı Cihânnümâ, c.
II, sh. 555-681; Âli, Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 194-246; Ahmed Uğur
neşri, sh. 326-417; Lütfi Paşa , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 148-150;
Solakzâde, sh. 138-188; Kantemir, c. I, sh. 129-147; Aksun, Osmanlı
Tarihi, c. I, sh. 107-126; Uzunçarşılı , Osmanlı Tarihi , I,
366-451; Yılmaz, Belgelerle Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 195-268;
Uluçay , Padişahların Kadın ları ve Kızları, sh. 13-18; Sağman, Ali
Rıza, “Fâtih’in Anası”, Resimli Tarih Mecmuası IV, İstanbul 1953,
sh. 2312; Öztuna, Devletler ve Hânedânlar, c. II, sh.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:08 pm

Fâtih Sultân Mehmed







Fâtih Sultân Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne Sarayında Hüma
Hâtun’dan dünyaya geldi. Annesi onun gerçek saltanatını görmeden
1449 yılında vefât eyledi. Bir görüşe göre 19 ve bir diğerine göre
21 yaşında babasının vefatı üzerine üçüncü defa saltanat koltuğuna
oturdu ve sınırları Tuna’dan Kızılırmak’a kadar genişleyen
Devletinin başşehri olarak İstanbul’u almak ve Hz. Peygamber’in
övgüsüne mazhar olmak en büyük ideali idi.

İstanbul’u almak için Boğaz’a hâkim olmanın şart olduğunu bilen
Sultân Mehmed, 1452’de Boğazkesen Hisârı dediği Rumelihisârını inşa
ettirdi. Karşısında Yıldırım’ın inşa ettirdiği Anadoluhisârı
yükseliyordu ve artık Osmanlının izni olmadan boğazı geçmek mümkün
değildi. 1 Eylül 1452’de Edirne’ye dönen Sultân Mehmed, hemen
kendisinin planlarını çizdiği topların dökümüne başladı. Deneyler
yapıldı ve dünyanın harp aletleri alanında harikaları vücuda
getirildi.

Planı sezen İmparator zor durumdaydı; zira Bizans ikiye ayrılmıştı.
Avrupa, yardım için Katolik olmalarını istiyor ve Ortodokslar ise
hayır diyordu. 12 Aralık 1452’de Ayasofya’da Katolik ayini
yapılması, Sultân’ın işlerini kolaylaştırıyor ve Bizans Başbakanı
Notaras, “Bizans’ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi
tercih ederim” diyordu. Bizans’lılar parlayan ateşlerine ve Hz.
Meryem’e güveniyorlardı. Ancak 1453 Şubatında Edirne’den yola çıkan
toplar 5 Nisanda İstanbul önlerine geldi. 6 Nisan’da muhasara
başladı. 53 gün süren muhasara sırasında Fâtih’in ordusu, tarihe
geçen kahramanlıklar yazdı. Bizans’ın Galata ile Sarayburnu arasına
gerdiği zincirler, Osmanlı donanmasının karadan yürütülerek Haliç’e
girmesiyle parçalanmıştı. Muhasaranın 53. Günü Hz. Peygamber’in
müjdelediği fetih 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti ve Osmanlı ordusu
tekbir sesleriyle Topkapı ve Eğrikapı yönlerinden İstanbul’a girdi.
Ayasofya’ya sığınan on binlerce insanın burnu bile kanamadı ve İslâm
Hukukunun bu konudaki hükümleri aynen uygulandı ve herkese temel hak
ve hürriyetleri tanındı.

Fâtih’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’un maddi ve manevi
imar edilmesidir. Bu işi tamamladıktan sonra Belgrad hariç bütün
Balkanları Osmanlı Devleti’ne ilhak eyledi. Batıyı emniyete aldıktan
sonra, kendisine pürüz çıkaran Karamanoğulları ve İsfendiyaroğulları
Beyliklerini tamamen ortadan kaldırdı. Bu arada Bizans’ın artığı
olan Trabzon’daki Pontus İmparatorluğu da 1461 yılında tamamen
tasfiye edilmiş oldu. Komutanlarından Gedik Ahmed Paşa, Kırım’ı
aldı.

Bütün bu fetihler, başta Abbasî Halifesi olmak üzere herkes
tarafından takdir edilirken, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Fâtih’e
kafa tutuyordu. Bunun üzerine Erzincan civarındaki Otlukbeli denilen
yerde 1473 tarihinde bu sıkıntı da bertaraf edildi ve artık Osmanlı
devleti Toroslara kadar genişledi. Fâtih Sultân Mehmed, yeni bir
harbin hazırlığında iken, 1481 yılında 51 yaşında Gebze’de vefat
etti. 28 yıllık padişahlığı süresince 2 İmparatorluk, 14 devlet ve
200 şehir fethederek Fâtih ünvanını Hz. Peygamber’den alan Sultân
Mehmed, devletin sınırlarını 2.214.000 km2’ye genişletmişti ki, bu 3
Türkiye Cumhuriyeti eder demektir. Balistikteki keşifleri, Matematik
ilmindeki dehası, dinî ilimlerde büyük bir âlim olması, Arapça,
Farsça, Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve benzeri önemli dünya
dillerinden dokuzuna vâkıf olması, onu Osmanlı tarihinin en büyük
askeri, devlet adamı ve âlimi olduğunu, düşmana ve dosta
söyletmiştir.

Ona bu büyük fetihte yardımcı olan devlet adamları arasında,
Çandarlı Halil Paşa, Mahmûd Paşa, Rum Mehmed Paşa, İshak Paşa, Gedik
Ahmed Paşa, Zağanos Mehmed Paşa, Balaban Bey, Bali Bey ve benzeri
çok sayıda devlet adamı ve komutanları saymak mümkün olduğu gibi,
manevi komutanlar arasında ise, asrının büyük âlimlerinden ve
maneviyât erenlerinden, Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Zeyrek,
Akşemseddin, Hızır Bey, Hocazâde Efendi, Molla Vildân ve Molla Şeyh
Vefâ ve benzeri zatları zikretmek icabeder.

ZEVCELERİ: 1- Gülbahar Hâtûn; II. Bâyezid ile Gevher Sultân’ın
annesi. 2- Gülşah Hâtun; Karaman Oğullarından İbrahim Beğ’in
kızıdır. 3- Sitti Mükrime Hâtun; Dülkadiroğlu Süleyman Bey’in
kızıdır. 4- Çiçek Hâtun; Türkmen Beyi kızıdır. 5- Helene Hâtun; Mora
Despotu Demetrus’un kızıdır. 6- Anna Hâtûn; Trabzon İmparatorunun
kızıdır; evlilikleri kısa sürmüştür. 7- Alexias Hâtun; Bizans
Prenseslerindendir. ÇOCUKLARI: 1- Şehzâde Sultân Mustafa Hân. 2-
Gevher Sultân. 3- Şehzâde Cem Hân. 4- Şehzâde Bâyezid Hân. 5- İsmi
bilinmeyen iki kızı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:08 pm

Sultân II. Bâyezid







Sultân II. Bâyezid, Gülbahar Hâtun’dan 1450 yılında Dimetoka
Sarayı’nda dünyaya geldi. Babası Sultân Fâtih’in nâşı 17 gün
saklandı ve Amasya’da Sancak Beyi olan Şehzâde Bâyezid İstanbul’a
getirilerek tahta çıkarıldı. Bazı tarihçilerin, Osmanlı
kaynaklarında geçen “îş ü nûşu severdi” şeklindeki ifadelerini, onun
gençliğinde eğlence ve içkiyi severdi şeklinde yorumlamaları asla
doğru değildir. Tam aksine veli lakabını alan nadir Padişahlardan
biridir. Asrındaki maneviyât erleri ve âlimlere gösterdiği hürmet de
bunun şahididir. Müstakil bir sorunun cevabında da özetleyeceğimiz
gibi, Fâtih’in vefatıyla Hıristiyan alemi istediğine kavuşmuş ve
Roma bir İslâm merkezi olmaktan kıl payı kurtulmuştu. İşte Şehzâde
Cem olayı da bunun tuzu biberi oldu. Sultân Bâyezid, İtalya’daki
Gedik Ahmed Paşa komutasındaki orduyu hemen geri çağırdı ve maalesef
1495 yılına kadar, birinci derecede Cem Sultân ve Memlüklülerle
meşgul oldu. Sultân Bâyezid’in asıl saltanatı 1495 yılından
başlatılabilir.

Bütün bu sıkıntılara rağmen, Sultân Bâyezid, 1483’de 1. Seferini
Morava’ya ve 1484 yılında ikinci seferini de Boğdan’a yaptı.
Maalesef düşmanlar, 1485 yılından itibaren, dünyanın 1. ve 2. güçlü
devletleri olan Memlüklülerle Osmanlıların arasını açmaya muvaffak
oldular. Osmanlı hacılarının güvenliğini sağlamayan Memlüklülere
karşı, Mayıs 1485’de Çukurova’ya asker gönderilerek resmen harp
başlatılmış oldu. Memlüklü Sultânı Kayıtbay düşmanlığın devamını
istemiyordu; çünkü bundan Endülüs’de Müslümanlara zulmeden İspanya
ve Portekiz ve ayrıca tüm Hıristiyan blok istifade ediyordu.
Neticede Ramazan Oğulları Memlüklülerde ve Zülkadir Oğlu Osmanlı’da
kalmak üzere, yıllar süren ve genellikle Memlüklü lehine sonuçlanan
savaş yılları sona erdi.

1495’de Cem Sultân’ın vefatı ve de Memlüklü ile yapılan sulhden
sonra yeniden asıl saltanat yıllarına başlayan II. Bâyezid, evvela
Boğdan’a musallat olan Polonya’ya karşı haretekete girişti. Bununla
da kalmadı; Venedik, Macaristan ve zaten arada düşmanlık bulunan
İspanya ile fiilen savaş hali başladı. II. Bâyezid 4. Ve 5.
seferini, sırasıyla 1499 ve 1500 yıllarında Venedik üzerine yaptı. 4
yıl süren savaşlar neticesinde, Venedik Balkanlardaki bütün
müstemlekelerini, başta Mora ve Yunanistan olmak üzere, Osmanlı
Devleti’ne teslim mecburiyetinde kaldı. Osmanlı orduları, Macaristan
ve Bosna’da yaptıkları savaşlarda da önemli fetihler elde ettiler.

Maalesef, bu başarıların ardından, Erdebil’deki Safevî tarikatının
şeyhlerinden Şeyh Cüneyd, onun oğlu Şeyh Haydar ve nihayet asırlarca
Osmanlı Devleti’ni fetihlerinden uzak tutan Şah İsmail ve onun Şi’i
devleti olan Safevîler meselesi ortaya çıktı. 1460’da Şeyh Cüneyd
katledildi, ama yerine geçen Şeyh Haydar, işi daha da ileriye
götürdü. Asıl problem, Uzun Hasan’ın da torunu olan Şah İsmail ile
başladı. Şah İsmail’in desteğiyle Anadolu’dan toplanan Türkmen
gençleri, Erdebil’e götürülüyor ve orada ciddi bir Şî’a eğitimi
verildikten sonra, birer Şi’î mollası olarak Osmanlı Sofuları adıyla
Anadolu’ya gönderiliyordu. 1507’de Şah İsmail’in Zülkadir Oğlu
Alâüddevle Beyin kızını istemesi ve onun da bir Şi’îye kızını vermek
istememesi üzerine, II. Bâyezid’in kayınpederi ve Yavuz’un da dedesi
olan Zülkadir Oğlu beğliğine saldırdı ve zulme başladı. Osmanlı
Devleti’nden ve Memlüklülerden tepki görmeyince iyice şımardı.
Tepki, 1487 yılından beri sancakbeğliğinde bulunduğu Trabzon’dan
yani Yavuz’dan geldi ve Şehzâde Yavuz hemen Gürcistan Seferine
çıktı. Bu sefer sonucunda, Yavuz komutasındaki Osmanlı orduları, Şah
İsmail’in oğlu İbrahim Mirza’nın komuta ettiği Safevî ordusunu
Erzincan yakınlarında perişan etti. Halk, Yavuz adına “Yürü Sultân
Selim, devrân senindir” türkülerini söylüyor ve babasının
pasifliğini bir nevi protesto ediyordu.

Zor olan nokta Şah İsmail’in şahlığı ve şeyhliği beraber
götürmesiydi. Bu sebeple Antalyalı bir Türkmen olan ve Erdebil’e
giderek tam bir Şi’i mollası haline gelen Şah Kulu isimli halifesi,
çevresine topladığı bazı göçebelerle devletin başına yeniden gâile
açmaya hazırlanıyordu. Veziriazam Ali Paşa, üzerine yürüdü ve Sivas
yakınlarındaki Gökçay mevkiinde 1511 yılında katledildi. Bu arada
önce Kırım’a geçen ve ardından da Edirne’ye gelerek babasıyla
görüşmek isteyen Selim’e, Şehzâde Ahmed ve Korkut taraftarları engel
olmak istiyorlardı. Nitekim Çorlu’da babasının ordusuyla Şehzâde
Selim’in ordusunu karşı karşıya getirdiler. Babaya kılıç çekilmez
diyerek, Karabulut isimli atıyla kaçtı (1511). Aynı yıl Şehzâde
Ahmed bu kargaşadan yararlanarak Konya’da sultanlığını ilan etti.
Meşru veliahdlıktan düştü ve Şehzâde Korkut veliahd oldu.

Yeniçeri ve bazı devlet erkânının ısrarla Şehzâde Selim’i istediğini
bilen Sultân Bâyezid, başka çare olmadığını anlamıştı. Şehzâde
Ahmed'in, Şah İsmail'in yakın adamı Nur-ı Ali isimli halifesinin
Amasya ve Tokat’da kargaşa çıkarmasına rağmen, karşı gelemeyerek
Konya’ya gelmesi, Selim’in işini kolaylaştırıyordu. Bu hadiseler
üzerine, 24 Nisan 1512 tarihinde Şehzâde Selim lehine tahttan
ferâğat eden II. Bâyezid, 11 gün Eski Saray’da ikamet ettikten
sonra, Dimetoka’ya gitmek üzere yola çıktı. Kendisine tahsis edilen
ikametgâha ulaşmadan Çorlu yakınlarında yolda vefat etti.

ZEVCELERİ: 1- Nigâr Hâtûn; Şehzâde Korkut ile Fatma Sultân’ın annesi
ve Abdullah Vehbi’nin kızı. 2- Şirin Hâtun; Abdullah kızı ve Şehzâde
Abdullah’ın annesi. 3- Gülruh Hâtun; Abdülhayy’ın kızı ve Alemşah
ile Kamer Sultân’ın annesi. 4- Bülbül Hâtun; Abdullah kızı ve
Şehzâde Ahmed ile Hundi Sultân’ın annesi. 5- Hüsnüşah Hâtun;
Karamanoğlu Nasuh Bey’in kızı. 6- Gülbahar Hâtûn; Abdüssamed’in kızı
ve bir görüşe göre Yavuz’un annesi. 7- Ferâhşâd Hâtun; Kefe sancak
Beği Mehmed’in annesi. 8- Ayşe Hâtûn; Zülkadiroğlu Alaaüd-devle
Bozkurd Bey’in kızı ve bir görüşe göre Yavuz’un annesi. ÇOCUKLARI:
1-Şehzâde Sultân Abdullah Hân. 2- Gevher Mülûk Sultân. 3-Şehzâde
Sultân Korkut Hân. 4-Şehzâde Sultân Ahmed Hân. 5- Yavuz Sultân Selim
Hân. 6-Şehzâde Sultân Şehinşâh Hân. 7-Şehzâde Sultân Mahmûd Hân.
8-Şehzâde Sultân Mehmed Hân. 9-Şehzâde Sultân Alem Şah Hân. 10-
Selçuk Sultân. 11- Hatice Sultân. 12- İlaldı Sultân. 13- Ayşe
Sultân. 14- Hundi Sultân. 15- Ayn-i Şah Sultân. 16- Fatma Sultân.
17-Şah Sultân. 18- Hüma Sultân. 19- Kamer Sultân.

II. Bâyezid devrinin önemli devlet adamları arasında, Vezir-i
A’zamlardan İshak Paşa, Hersek-zâde Ahmed Paşa, Çandarlı İbrahim
Paşa ve Koca Mustafa Paşa; Şeyhülislâmlardan Molla Abdülkerim Efendi
ve Zenbilli Ali Efendi; ilim ve maneviyât erbabından ise, Molla
Lütfi Efendi, Sarı Gürz, Muslihuddin bin Sinan Efendi, İdris-i
Bitlisî, kendilerine uzaktan taltiflerde bulunduğu Molla Cami ve
Ubeydullah Ahrar Hazretleri ve şairlerden ise, Niyâzî-i Mısrî, Vasfî
ve İznikli Celilî misâl olarak zikredilebilir.

Gâzî, âlim, şâir, hattât, veli ve müzehhib gibi çok sıfatları
bulunan II. Bâyezid, babası Fâtih’in fetihlerini çok iyi
hazmetmesine rağmen, kendi zamanında sadece 160.000 km2’lik
genişleme temin edebilmiştir. Fetret devrinden sonra Osmanlı
Devleti’nin en sıkıntılı dönemlerinden olması, bunun başlıca
sebeplerindendir .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:08 pm

Yavuz Sultân Selim







Karakterinin sertliğinden dolayı “Yavuz“ ve şehzâdeliğinden beri
“Selim Şah“ denen Sultân Selim, 7 Safer 918/Nisan 1512'de Osmanlı
padişahı olmuş ve 8 sene, 9 ay bu tahtta oturduktan sonra 8 Şevval
926/ 21 Eylül 1520'de vefat etmiştir: Zulkadiroğlu Alâüddevle'nin
kızı Ayşe Hâtun'un oğlu olan Yavuz, şehzâdeliğinden beri,
istikbalinin parlak olduğunu gösteren bir hayat çizgisi takip
etmişti.

Anadolu'nun Safevî devletinin işgâli tehlikesine karşı, babasının
ihmali ve aynı zamanda dedesi olan Alâüddevle'nin aczi karşısında
şahlanan ve o dönemde Trabzon Sancakbeyi olan Yavuz, Şia’ya karşı
Anadolu'yu müdâfaa hareketine girişti. Gürcülerle yaptığı
muhârebeler sonucunda halkın nazarında manevi destek kazanan Yavuz,
merkezin ikazlarına rağmen Şî’a ile olan mücadelesine devam etti ve
bu mevzuda ihmâlkâr davranan babası II. Bayezid'i tahttan indirerek
yerine kendisi oturdu. Ancak mücâdele sona ermemişti. İran
meselesini halletmek için Amasya Sancakbeyi ve ağabeyi Şehzâde Ahmed
ile Manisa Sancakbeyi olan Şehzâde Korkut ile anlaşması icab
ediyordu. Yavuz'a karşı Şah İsmail'den yardım isteyen ve kuvvetli
bir ordu ile isyana kalkışan Şehzâde Ahmed, 1513'de Bursa
Yenişehir'de maslub edildi ve bağy= devlete isyan suçunun had cezası
olarak idam olundu. Bu hadiseden 38 gün önce de, önceleri Yavuz'la
anlaştığı ve kendisine Teke=Antalya, Hamîd = Isparta ve Midilli
sancakları verildiği halde sonradan isyân eden diğer ağabeyi Korkut
da aynı âkıbete uğramıştı.

Mevcut manileri bertaraf eden Yavuz, ittihâd-ı İslâm’ın mühim mani'i
olan Safevî Devleti'ni ve onun sinsî reisi Şah İsmail'i halletmek
üzere maddî ve manevî hazırlıklara başladı. İbn-i Kemal gibi
allâmelerden bu fitnenin def’i için fetvâ alan Yavuz, 920/1514'de
Çaldıran zaferini kazandı ve şarkın kapılarını Osmanlı Devleti’ne
açtı. Kemah, Bayburt, Erzincan ve Kiğı Osmanlı Devleti'ne
921/1515'de ilhâk edildi. Bunu, aynı yıl Çaldıran zaferinden
dönerken üzerine gidilen Zulkadiroğullarının Osmanlı Devleti'ne
ilhâkı ta'kip etti. Bütün bu gayretlere rağmen, doğu ve güneydoğu
bölgeleri Şi’a tehlikesinden kurtulamamıştı. İşte bu işi, büyük âlim
İdris-i Bitlisî ve Bıyıklı Mehmed Paşa üstlendi. Bunların samimi
gayretleri sonucu, 1516 ve ta'kip eden yıllarda, başta 26 aşiret
olmak üzere, mühim Kürt ve Türkmen beylikleri, istimâlet ile yani
kendi arzu ve istekleri ile Osmanlı Devleti’ne iltihâk eylediler.
Böylece Doğu Anadolu top yekûn Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde
kaldı.

Herhangi bir harb olmadan Doğu Anadolu’nun Osmanlı Devleti’ne
iltihâkı ve Şah İsmail'in mağlûbiyeti Memlüklüleri ve Sultânları
Kansu Gavri'yi rahatsız etmişti. Bu durumu hisseden ve Memlüklülere
İslâm birliğini bozdurmak istemeyen Yavuz, Memlüklülerin üzerine
yürüdü ve 922/1516 yılında Mercidabık'da Kansu Gavri karşısında
büyük bir zafer kazandı. Bu zafer, Malatya, Divriği, Dârende, Besni,
Gerger, Kâhta, Birecik ve Anteb'in de yeniden ve sağlam bir şekilde
fethine yol açtı. Aynı yıl (922), Haleb ileri gelenleri, erkân-ı
devleti ve ulemâsı ile Yavuz'a itaat ve teslimiyet mektubu
gönderdiler. Böylece Haleb, Antakya, Hama ve Humus kaleleri de
Osmanlı Devleti'ne ilhâk olundu ve eyâlet haline getirildikten sonra
Haleb Beylerbeyliğine Karaca Ahmed Paşa getirildi. Daha sonra ise,
Dâr-üs-Selâm Şam'a girildi ve birçok Arab Şeyhi kendi arzuları ile
Osmanlı Devleti’ne iltihâk eyledi.

922/1516'da Kansu'nun yerine geçen Tomanbay'a bir nâme gönderen ve
Mısır'a yürüyeceğini belirten Yavuz Sultân Selim, Safed, Nablus,
Kudüs, Aclûn, Gazze ve kısaca Suriye ve Filistin'i de yol üzerinde
feth eyledi. 923'de Kahire ve Mısır'ı, Ridâniye harbini zaferle
kazanarak Osmanlı topraklarına ilhâk eden Yavuz, böylece şarkta tam
bir ittihâd-ı İslâm kahramanı oldu. Böylece Anadolu, Karaman, Rûm ve
Rumeli eyâletlerine ilâveten Osmanlı Devleti’ne Diyarbekir, Haleb,
Mısır, Şam ve Zülkadriye Eyâletini de ilâve etmiş oldu.

Son Abbasî halifesi III. Mütevekkil Alellâh'dan Ayasofya'da yapılan
bir dinî merâsimle halifelik ünvanını da kazanan Yavuz, Mekke Şerifi
Ebul-Berekât'ın oğlu Şerif Ebu Nümey vâsıtasıyla Mekke'nin
anahtarlarını kendisine göndermesiyle de hâdim'ül-Haremeyn vasfını
elde etmişti. Doğuda ittihâd-ı İslâmı tahakkuk ettiren Sultân Selim,
Batıdaki İslâm düşmanlarına da dersini vermek üzere 2 Şa'ban
926/1520'de sefere çıktı; ancak 8 Şevvâl 926'da yakalandığı bir
hastalıkla manevi şehid oldu.

Netice olarak eyâlet sayısı dört olan Osmanlı Devleti'ni, 8 sene
gibi kısa bir zamanda iki katına çıkardı. Son zamanlarına doğru
te'sis edilen Cezâyir Eyâleti de hesâba katılırsa, Osmanlı
Devleti'ne, bu dönemde beş eyâlet daha ilave edilmiş oldu.
Safevilerden de Erbil, Kerkük ve Musul alınmış ve Bağdat Eyâleti'nin
temelleri atılmıştır.

Merkez teşkilâtındaki en önemli değişiklik, Yavuz Sultân Selim'in
Şarkî Anadolu ile Maraş, Malatya ve havalisini fethetmesi üzerine,
922/1516'da Arap ve Acem Kazaskerliği ünvanıyla Divan'a dâhil
olmayan bir kazaskerliğin ihdâs edilip Diyarbakır'ın bu kazaskerliğe
merkez olması ve bu hizmete de meşhur tarihçi İdris-i Bitlisî'nin
getirilmesidir. Suriye ve Mısır da Osmanlı Devleti’ne tamamen ilhâk
edilince, bu üçüncü kazasker de divan-ı hümâyûn hey'etine dâhil
edilmiş ve bu hizmete Fenarî-zâde Mehmed Şah Efendi getirilmiştir.
Daha sonra Pîrî Paşa zamanında bu makam kaldırılmış ve muâmelâtı
Anadolu Kazaskerliği'ne devredilmiştir.

Yavuz dönemindeki devlet adamları arasında Sadrazam Koca Mustafa
Paşa, Hersek-zâde Ahmed Paşa, Pîrî Mehmed Paşa ve nişancı Tâcî-zâde
Ca’fer Çelebi; ilim adamları arasında Şeyhülislâm Zenbilli Ali
Efendi, Şeyhülislâm Kemal Paşa-zâde, Mü’eyyed-zâde Abdurrahman
Efendi ve Kara Muhyiddin Efendi zikredilebilir.

ZEVCELERİ: 1- Ayşe Hâtûn; Mengli Giray I’in kızı ve Beyhan ile Şah
Sultân’ın annesi. 2- Ayşe Hafsa Hâtun; Kanunî, Hatice, Fatma ve
Hafsa Sultânların annesi. ÇOCUKLARI: Kanunî Sultân Süleyman Hân,
Şehzâde Orhan, Şehzâde Musa, Şehzâde Korkut, Gevher Hân, Hatice,
Beyhan, Hafsa, Fatma ve Devlet-Şahî Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:09 pm

Kanuni Sultân Süleyman







Kanunî Sultân Süleyman devrine şarkıyâtçı Ortalon’un söylediği şu
sözlerle başlamak istiyoruz: “Sultân Süleyman’ın eserleri bir sıraya
konulsa, en alt katta muhârebeleri, onun üstünde bıraktığı âbideler
ve en üstte ise, kurmuş olduğu ilmî ve hukukî müesseseler gelir”.

Yukarıda zikredilen özelliğinden dolayı Osmanlı tarihinde Kanunî;
sadece Osmanlı Padişahlarının değil, dünyada görülen hükümdârların
en muhteşemlerinden biri olması haysiyetiyle Batı âleminde Le
Manifigue (Muhteşem) ve Grand (Büyük); şâirlik mahlası olarak
Muhibbî; 13 tane büyük gazâya fiilen iştirâk etmiş olması hasebiyle
Gâzî ve diğer Osmanlı Padişahlarına dendiği gibi bazan da Süleyman
Şah denen Kânunî Sultân Süleyman, bir rivâyete göre, 900/1494
yılında Hafsa Sultân’dan Trabzon’da dünyaya gelmiştir. 926/1520
yılında ve 26 yaşında Osmanlı tahtına geçen Kanunî, 974/1566
tarihine kadar yani 46 sene Padişahlık yapmıştır.

Kanuni Sultân Süleyman, evvela başına gâile çıkarmak isteyen, babası
zamanında Şam Beylerbeyisi olan ve iktidâr değişikliğinden istifâde
ederek Melik Eşref ünvânıyla hükümdârlığını ilan eden Canberdi
Gazâli’yi 1521’de idam ettirdi. Bu gâileyi bertaraf eden Kanunî,
daha sonra meşhur seferlerinden 1. Sefer-i Hümâyûn’unu Belgrâd
üzerine yaptı. 1. Macar seferi veya Engürüs seferi de denen bu sefer
neticesinde, sırasıyla Böğürdelen (Şabaç), Zemun ve Salankamin
kaleleri fethedilmiş ve nihâyet daha sonraları Dâr’ül-Cihâd adını
alan Belgrâd, 927/1521’de feth olunmuştur. Bu arada Yemen’de
fitnelere yol açan İskender adlı şahıs, kendi adamları tarafından
öldürülerek, 927/1521 tarihinden itibaren bu beldelerde de Osmanlı
Sultânı adına hutbe okunmaya başlanmıştır.

2. Sefer-i hümâyûnunu asırlarca haçlı ordularına karakolluk yapan
Rodos ve adalar üzerine düzenlemiş ve 929/1522 yılının sonlarına
doğru Bodrum, Tahtalı ve Aydos kaleleriyle birlikte İstanköy,
Sömbeki ve Rodos adaları Osmanlı ülkesine katılmıştır.
Hıristiyanlığın İslâm âlemine karşı bir kalesi sayılan Rodos’un
zabtı, Avrupa’da büyük bir hayret ve teessür uyandırmıştır. Osmanlı
orduları adaları fetihle meşgul iken Anadolu’da problemler çıkaran
ve Yavuz tarafından Zülkadriye Eyâleti beylerbeyliğine getirilen
Şehsuvaroğlu Ali Bey fitnesi de, Ferhad Paşa kumandasında gönderilen
ordu ile 929/1522’de bertaraf olunmuştur. Bu arada Mısır’da çıkan
cüz’î isyanlar da aynı yıl bastırılmış; vefat eden Hayır Bey’in
yerine evvela Mustafa Paşa ve sonra da ikinci vezir Ahmed Paşa
getirilmiş ve memlekette huzur ve âsâyiş sağlanmıştır. 930/1523
yılında Şah İsmail’in Sultânı tebrik için elçi gönderdiğini ve aynı
yıl kendisinin vefatı üzerine oğlu Tahmasb’ın yerine şah olduğunu da
kaydetmek isteriz.

3. Sefer-i hümâyûn, 2. Engürüs (Macaristan) veya Mohaç seferi olarak
da bilinir. Belgrat’ın alınmasından sonra Müslüman Türk akınlarına
ma’rûz kalan Macaristan, Hırvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya, bu
seferle önemli ölçüde Osmanlı topraklarına katılmıştır. 932/1526
tarihinde Tuna nehri üzerinde bulunan Petro Varadin (Petervardin)
kalesini fetheden Osmanlı orduları, daha sonra da sırasıyla Sirem
muhitindeki kaleleri, İyluk ve beraberindeki on küsur kaleyi ve
nihayet Drava nehri kenarındaki Ösek (Eszek) kalesini
zaptetmişlerdir. Kazanılan Mohaç zaferinden sonra, 932/1526 yılının
Eylül’ünde Macaristan’ın başşehri olan Budin fethedilmiş ve bunu
Segedin, Budin’in tam karşısında yer alan Peşte ve benzeri çevre
şehirlerin fetihleri takip eylemiştir. İstanbul’a Macaristan fâtihi
ünvanıyla dönen Kanuni, bu seferiyle Orta Avrupa’da dengeyi
değiştirmiş ve artık Osmanlı Devleti’nin sınırları Avusturya ve
Çekoslovakya’ya dayanmıştır.

Ferdinand’ın tekrar Almanlardan destek alarak Budin’e yürümesi
üzerine, 4. Sefer-i Hümâyûn’unu da Macaristan’a düzenleyen Kanuni,
936/1529 tarihinde Budin’i yeniden Osmanlı hâkimiyetine aldı ve yol
üzerindeki Estergon’u ele geçirdikten sonra Ferdinand’ın gizlendiği
Viyana’ya doğru yürüdü. Netice alınamayan I. Viyana Muhâsarası,
Alman ve Macarları tekrar ümitlendirdi.

5. Sefer-i hümâyûnunu yeniden ümitlenen Alman Şarlken ve Macar
Ferdinand üzerine yapmayı planlayan Kanunî, 938/1532 tarihinde
başladığı bu seferinde, evvela Siklos (Şikloş), Kanije ve nihâyet
Viyana yolunu Osmanlı ordularına açan Güns kaleleri başta olmak
üzere on beşten fazla kaleyi fethetmeyi başarmıştır. Meydandan kaçan
Şarlken ve kardeşi Ferdinand’a ağır nâmeler gönderen Kanunî, Budin’i
geri aldığı gibi, Papoçe, Şopron, eski başkentlerden Gradcaş, Pojega,
Zacisne, Nemçe ve Podgrad kalelerini aldıktan sonra, 939/1532 senesi
Kasımında Almanlarla sulh yaparak İstanbul’a dönmüştür.

6. Sefer-i hümâyûn, Irakeyn seferi veya İran seferi diye de
meşhurdur. Şarlken’den sonra Kanunî’nin ikinci büyük rakibi olan Şah
Tahmasb, Bitlis hâkimini kendisine tâbi olması için zorluyor ve
Osmanlı Devleti’nin başına doğuda gâileler açıyordu. Osmanlı
Devleti’ni Olama Hân ve Safevi devletini ise, Bitlis Hâkimi Şeref
Hân tutuyordu. 940/1533 yılında sefer, Vezir-i A‘zam İbrahim Paşa
komutasında başladı ve yol esnasında Adilcevaz, Erciş, Van ve Ahlat
alındıktan sonra 941/1534 yılında Tebriz’e girildi. Daha sonra aynı
yılın Eylül’ünde Padişah da sefere katıldı ve Karahan Derbendi
geçildikten sonra Hemedan ve Kasr-ı Şirin yoluyla Bağdat’a ulaşıldı.
941/1534 Aralık ayında Bağdad direnmeden teslim oldu. Kerkük ve
Hille gibi Irak beldeleri Osmanlı ülkesine katıldığı gibi, Güney
Irak, Kuveyt, Lahsâ, Katîf, Necd, Katar ve Bahreyn bölgeleri de
Osmanlı Devleti’ne itâat edince bütün bunlar, Basra Eyâleti adı
altında Osmanlı’ya bağlandı (24.7.1538). Bu arada Barbaros Hayreddin
Paşa, aynı yıl Tunus’u fethederek Osmanlı Devleti’ne bağlamıştı.

7. Sefer-i hümâyûnda Venediklilerin üzerine gidilmiş, Korfu ve
Otranto hücuma ma’rûz kalmışsa da, Venediklilerin sulh talebi ve
Fransa Kralının da arzusu üzerine 1537 yılında İstanbul’a dönüldü.
Bu arada Doğu Hırvatistan’da Osiyek yakınlarındaki Vertizo’ya
sokulan düşman askerleri yok edildi.

8. Sefer-i hümâyûn Kara Boğdan yani Moldavya üzerine yapıldı. 1538
yılında Kanuni Moldavya üzerine yürürken, denizlerde Hadım Süleyman
Paşa, Süveyş’ten hareket ederek Yemen ve Aden’i almış ve
Hindistan’daki Diu Kalesini kuşatmıştı. Yine aynı yıl, Osmanlı
Devleti’ne Batı Cezayir’i kazandıran Barbaros Hayreddin Paşa, Batılı
donanmalara karşı kazandığı Preveze deniz zaferi ile Akdeniz’i bir
Osmanlı Gölü haline getirmişti. Kara Boğdan seferi de, her ne kadar
sulh ile neticelendi ise de, hem Moldavya bölgesinde ve hem Tuna
boyunda Osmanlı sınırları durmadan genişliyordu.

9. Sefer-i hümâyûn, 1541’de yapılan Budin Seferi’dir. Macaristan’da
Osmanlıların himâyesindeki Kral Yanoş Zapolya’nın ölümüyle (1540),
Avusturyalı Ferdinand’ın buraları işgal etmek istemesi ve hatta
Budin ve Peşte’yi kuşatması, Kanunî’yi tekrar bu bölgelere getirdi.
1541 tarihli bu seferle artık Macaristan’ı Budin Eyâleti’nin bir
parçası haline getirdi.

Kısa bir süre sonra Ferdinand, Almanların desteği ile yine Budin ve
Peşte’yi kuşattıysa da, Kanunî Sultân Süleyman 10. sefer-i hümâyûnu
ile hem Ferdinand’ı ve hem de kendisini destekleyen Almanları, 1543
tarihinde geri çekilmeye ve Osmanlı Devleti’nden sulh andlaşması
istemeye mecbur etti. Bu sefer neticesinde Macaristan’ın dinî
merkezi olan Estergon, İstolni-Belgrad ile beraber iki mühim sancak
merkezi olarak Budin’e bağlandı. Peç ve Şikloş, geri alındı. Yapılan
andlaşmayı bütün Avrupa devletleri kabul etmek durumunda kalırken,
Kanunî, tartışmasız “Cihân Padişahı“ ünvanını bu gazâ ile kazandı.
İmparator sıfatı, sadece Muhteşem Süleyman için kullanılabilecekti.

Muhteşem Süleyman, 11. sefer-i hümâyûnunu, Osmanlı Devleti’ni
arkadan vurmayı âdet haline getiren İran’a yaptı. Buna 2. İran
Seferi de denir. 1548-1549 yıllarında gerçekleştirilen bu sefer ile,
Tebriz geri alındı. 1553-1555 yılları arasında da 3. İran seferini
ve genelde ise, 12. Sefer-i hümâyûnunu yaptı. Buna Nahcivan Seferi
de denmektedir. 1554 Temmuz’unda Revan’a gelen Padişah, oradan
Nahcivan’a giderek burayı feth eyledi. Kuzey Azerbaycan üzerinden
Güney Azerbaycan’a geçince, Şah sulh istedi ve ortalarda
görünmeyince de Amasya’ya çekildi. 1555 yılında Amasya’da imzalanan
andlaşma ile Gürcistan paylaşıldı ve Irak’da eski sınırlar muhâfaza
edildi.

Şehzâde Mustafa ve Şehzâde Bâyezid meseleleriyle yıpranan haşmetli
Padişah, son büyük seferini, 1566 yılında Zigetvar’a düzenledi ve
burada kuşatma sırasında 72 yaşında iken çadırında vefât etti.

Yavuz döneminde 6.5 milyon km2 olan Osmanlı Devleti’nin toprakları,
Kanunî devrinin sonunda en yüksek seviyesine olmasa da, 15 milyon
km2ye yükseldi. Osmanlı Devleti’nin sınırları içine, Avrupa’da
-bugünkü siyasi sınırlarla- Eszak hariç Macaristan, Erdel
(Romanya’da), Banat (Romanya ve Yugoslavya’da), Belgrad ve
Voyvodana, Hırvatistan ve Slovenya ve daha nice yerler; Asya’da
Rodos ve on iki ada, Arabistan, Batı Gürcistan, Doğu Anadolu’nun
geriye kalan kısmı, himâye bölgeleri olarak, Yemen, Kuveyt, Bahreyn,
Hadramut, Katar ve daha nice yerler; Afrika’dan Eritre, Cibuti,
Somali, Habeşistan’ın önemli bölgeleri, Libya, Tunus, Çad ve Büyük
Sahra’nın bazı kısımları dâhil olmuştu. Kısaca “Bir sultân-ı azîm’üş-şan
idi ki, her hıttada hutbesi yürür ve bin bir kal’ada nevbeti
vurulurdu.”.

Netice olarak Kanunî Sultân Süleyman devri, hem devletin
sınırlarının genişlemesi yani siyâsi ve coğrafi açıdan ve hem de
ilim, kültür, hukuk ve maliye gibi konular açısından, Osmanlı
Devleti’nin zirvelere yükseldiği bir dönemin kısa adıdır.

Kanunî Sultân Süleyman, hem büyük bir asker, hem kudretli bir
idareci ve hem de eşine ender rastlanır bir devlet teşkilâtçısı idi.
Bu dehâsını, Fâtih zamanında hazırlanan teşkilât kanunlarını
geliştirerek ve kısmen de değiştirerek gösterdi. Denilebilir ki,
Osmanlı Devleti’nin siyâsî, kültürel, sosyal, iktisâdî, adlî ve
kısaca her çeşit yapılanması, Kanunî devrinde zirvesine yükseldiği
gibi, devletin merkezî ve taşra teşkilâtı da bu dönemde zirveye
yükselmiştir. Bunu, hazırlattığı kanunnâmelerde görmek mümkündür.


Kanuni devrinin zirveye yükselmesinde katkısı bulunan Sadrazamlar
arasında Pîrî Mehmed Paşa, Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa’yı;
Şeyhülislâmlar arasında Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşa-zâde,
Çivi-zâde ve özellikle de Ebüssuud Efendi’yi; diğer devlet adamları
arasında Barbaros Hayreddin Paşa, Koca Nişancı Celâl-zâde Mustafa,
Seydi Bey ve Ca’fer Ağa’yı; ilim ve maneviyât erbâbı arasında ise,
Nakşibendi Tarikatının reislerinden Hâce Mahmûd Bedahşî, Şeyh Bâli
Efendi, Hâce Derviş Mehmed Efendi, Molla Abdüllatif Efendi ve Kadi-zâde
Acem Efendi’yi zikredebiliriz. Ancak büyük zatlar bunlardan ibaret
değildir.

ZEVCELERİ: 1- Hürrem Haseki Sultân; Kanunî’nin nikâhına aldığı ve
aslen Ukran bir Ortodoks râhibin kızı yahut Fransız veya İtalyan
olduğu hususunda iddialar bulunan câriyedir. Şehzâde Mehmed ve Selim
II’nin annesi. 2- Mahidevran Kadın; Abdullah kızı ve Şehzâde
Mustafa’nın annesi. 3- Gülfem Hâtun; Câriyelerden ve Şehzâde
Murad’ın annesi. 4- Abdullah kızı ve Şehzâde Mahmûd’un annesi.
ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde Sultân Mahmûd Hân. 2-Şehzâde Sultân Mustafa
Hân. 3-Şehzâde Murad. 4-Şehzâde Sultân Mehmed Hân. 5-Şehzâde
Abdullah. 6- Mihrimah Sultân. 7-Şehzâde Sultân Selim Hân II.
8-Şehzâde Sultân Bâyezid Hân. 9- Fatma Sultân. 10- Râziye Sultân.
11-Şehzâde Sultân Cihangir. 12-Şehzâde Orhan .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:09 pm

II. Selim (Sarı Selim)







Sarı Sultân Selim diye de bilinen II. Selim 1566’da babasının
vefâtından 23 gün sonra İstanbul’a gelerek Osmanlı tahtına
oturmuştur. Daha sonra da bizzat Belgrad’a gelerek ordunun huzurunda
da cülûs merâsimini tekrarlamıştır. Yeniçeri teşkilâtı cülûs
bahşişinden dolayı ilk defa bu Padişah’a baş kaldırma belirtileri
göstermiştir.

II. Selim, diğer Osmanlı Sultânlarına benzemeyen ve hem dirâyette ve
hem ilim irfânda onların seviyesine çıkamayan bir şahsiyete
sahiptir. Ordunun başında hiç bir sefere çıkmamıştır. Daha evvel
Karaman Eyâletinin Paşa Sancağı olan Konya’da, Manisa’da ve
Kütahya’da sancakbeyliği yapmış ve 42 yaşındayken Padişah olmuştu.
Sokullu Mehmed Paşa da olmasaydı, devleti bu sekiz sene içerisinde
belki aynı huzurla idare edemezdi. Ancak Kanuni Sultân Süleyman’ın
dirâyetli Vezir-i A‘zamı Sokullu Mehmed Paşa, II. Selim yerine
devleti idare ediyordu.

II. Selim devrinde patlak veren hadiselerden birincisi Yemen
Meselesi idi. Kanunî devrinde iki beylerbeyilik haline getirilen
Yemen’de zayıflayan Osmanlı idaresine karşı, Zeyd bin Ali neslinden
gelen Topal Mutahhar isyan etti ve San‘a ile Te‘az taraflarına hâkim
olan Murâd Paşa’yı mağlûb ederek katl eyledi. Bunun üzerine Yemen
Eyâleti tek eyâlet haline getirilerek 975 Zilhicce/1568 Haziran
tarihinde Haleb Beylerbeyi Özdemiroğlu Osman Paşa Beylerbeyiliğe
getirildi ve buradaki isyanı bastırdı. Sokullu tarafından Yemen
Serdârı olarak gönderilen Sinan Paşa’nın gayretleri de eklenince,
Yemen, uzun süre Osmanlı hâkimiyeti altına girdi.

Aynı yıl Kurdoğlu Hızır Reis de Endenozya’ya sefer düzenlemişti. Bu
arada 1569 yılında Astırhan’a ve Ruslara karşı sefer düzenlendiyse
de, Kale Ruslardan alınamadı.

Bu arada 978/1570 tarihinde Kıbrıs Adası Venediklilerin elinden
alındı ve bir Hıristiyan Krallığa da son verilmiş oldu. Kıbrıs
Müslüman Türklerin eline geçti.

II. Selim devrinde Osmanlı ordusu ilk defa İnebahtı’da Hıristiyan
deniz donanması karşısında mağlûbiyete uğradı. 7.10.1571 tarihinde
meydana gelen İnebahtı bozgunu, maalesef Avrupalıların gözünde
yenilmez ordu diye bilinen Osmanlı Ordusunun bu vasfını bozdu. Ancak
İnebahtı’da kaybedilen Osmanlı Donanması kısa bir zaman içerisinde
yeniden inşâ olundu. Bu arada Osmanlı ordularının desteğini alan
Kırım Hânı Giray Hân’ın 24.5.1571 tarihinde Moskova’yı alacak kadar
Rusları perişan ettiklerini burada kaydetmemiz gerekmektedir.

II. Selim devrinin parlak fetihlerinden biri de 1574 tarihinde
Tunus’un kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmasıdır. Bunun
dışında II. Selim devri, fetihler ve zaferler devresi olmaktan
ziyâde sulh ve mu‘âhedeler devresi olmuştur.

II. Selim, sekiz senelik saltanatından sonra 50 küsur yaşında
Saray’da 18 Şaban 982/1574 tarihinde vefât etmiştir.

Şunu önemli ifâde edelim ki, Osmanlı Devleti’nin duraklama devresi,
Kanunî’nin oğlu Şehzâde Mustafa’yı bir kısım müzevvirlerin
iftirasıyla idama mahkûm ettirmesiyle başlar ve II. Selim devrini
aslında bir duraklama devri saymak mümkündür. Zira bizzat ordusunun
başında mücâhid fî sebîlillah bir Padişah yerine, Sarayından
dışarıya çıkmayan ve sadece tenezzüh için Edirne ve benzeri yerlere
giden bir Padişah anlayışı hâkim olmaya başlamıştır. Nitekim çok
sevdiği Edirne’de Selimiye Camiini inşâ ettirmiştir.

Onun zamanında hizmet ifa eden Sadrazamlar arasında, devleti asıl
yürüten insan diye bilinen Sokullu Mehmed Paşa, Lala Mustafa Paşa ve
Özdemiroğlu Osman Paşa’yı; diğer devlet adamları meyânında Piyale
Paşa, Koca Nişancı Celal-zâde Mustafa Çelebi ve Feridun Ahmed Bey’i
ve ilim adamları arasında ise Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi, Dede
Cöngî Efendi, Kınalı-zâde Ali Efendi ve İmam Muhammed Birgivî’yi
zikredebiliriz.

ZEVCELERİ: 1- Nurbânû Sultân; III. Murad’ın annesi ve İtalyan asıllı
bir câriyedir. ÇOCUKLARI: 1- Sultân Murad III. 2- İsmihân Sultân.
3-Şehzâde Mehmed. 4-Şehzâde Ali. 5-Şehzâde Süleyman. 6-Şehzâde
Mustafa. 7-Şehzâde Cihangir. 8-Şehzâde Abdullah. 9-Şehzâde Osman.
10- Gevherhân Sultân. 11-Şah Sultân. 12- Fatma Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:09 pm

Sultan III. Murâd







Selim II ile Hasekisi Nur-Bânû Sultân’ın oğulları olub, babasının
Saruhan Sancak Beğliği sırasında 5 Cemâziyel-evvel 953/4 Temmuz 1546
tarihinde Manisa’nın Bozdağ Yaylağında dünyaya gelmiştir. 966/1558
tarihinde Şehzâde Murad Akşehir Sancak Beğliğine getirilmiş ve
babasıyla amcasının taht mücadelesinde Konya Muhâfızlığı görevini
yürütmüştür. 1562 tarihinde Manisa Sancak Beğliğine tayin edilmiş ve
padişah oluncaya kadar bu vazifede kalmıştır.

III. Murad zayıf irâdeli ve muhtelif tesirler altında kalabilen bir
şahsiyete sahipti. Bu yüzden Sokullu Mehmed Paşa’nın sadrazamlığı
süresince işler iyi gitmişse de, onun vefâtından sonra devlet
idâresi Vâlide Sultânların ve bazı menfaatperestlerin tesiriyle
daima kötüye gitmiş ve Osmanlı Devleti’nin duraklaması tam manasıyla
III. Murad devri ile başlamıştır. 21 sene kapalı bir hayat yaşayan
III. Murad, sarayında münzevî bir hayat yaşamış, son zamanlarına
doğru Cuma namazlarını dahi Saray Camiinde edâ etmeye başlamıştır.
Meşru dairede kalmakla birlikte kadına düşkün bir tabî’atı vardır.
Osmanlı tarihinde en fazla kadınla meşru dairede yaşayan padişah
ünvanını alabilir. Hemen belirtelim ki, bu kadına düşkünlüğü gayr-i
meşru hayat yaşıyor manasına alınmamalıdır. Zira aynı zamanda şair
olan III. Murad bir cihetten de mutasavvıftır ve Fütûhât-ı Sıyâm ve
Esrârnâme adlı iki tane tasavvufa dair eserleri de vardır.

Babası II. Selim'in ölüm haberi üzerine, Manisa Sancakbeyi bulunan
oğlu Murad, İstanbul’a gelerek 28 yaşında 1574 yılında tahta geçti.
Murad devrinde vukû‘ bulan hadiseler şunlardır:
Fas Sultânlığının Osmanlı Hâkimiyetine Girmesi: Afrika kıt'asının
bütün kuzey kısımları Osmanlı hâkimiyetinde bulunmasına rağmen
sadece Fas Sultânlığı müstakil bir devlet halinde bulunuyordu. Ancak
son yıllarda Fas'ta taç ve taht kavgaları baş göstermişti. Fas
Sultânı Mevlây Muhammed, Portekizlilerle işbirliğine başlamış
bulunuyordu. Buna karşılık Fas tahtını ele geçiremeyen Abdülmelik,
Osmanlılara sığınıp, kendisinin Fas Sultânlığına getirilmesini
istemişti. İsteği kabul edilerek Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşa'ya
emir verildi. Fas ordusu mağlûp edilerek Abdülmelik, Fas
Sultânlığına getirildi (1576). Bu tarihten sonra Fas'ta Osmanlı
hâkimiyeti başladı. Bu sırada saltanat iddiasından vazgeçmeyen
Mevlây Muhammed Portekizlilerden yardım istedi. Portekiz Kralı
Sebastian 80 bin kişilik büyük bir kuvvetle Fas'a geldi. Ramazan
Paşa idaresinde Osmanlı ve Fas kuvvetleri 1578 yazında
Portekizlileri Vadi’s-sebil Savaşı'nda fena halde bozguna
uğrattılar. Kral Sebastian, muharebe meydanında öldü.

Lehistan'daki Osmanlı Hâkimiyeti (1575): Lehistan Kralı Sigismund
Ogüst ölünce, memleket taht kavgasına düşmüştü. Avusturya ve Rusya
kendilerinin gösterdikleri namzetlerin Leh Kralı olması için
faaliyet gösteriyorlardı. Hattâ bu maksatla, Rusya kuvvet bile
sokmaya kalkıştıysa da, Osmanlı kuvvetlerini karşısında bulunca geri
çekilmeye mecbur kaldı. Osmanlı Devleti için Lehistan çok
ehemmiyetliydi. Bu yüzden diğer devletlerden daha atik davranıp,
nüfuzunu kullanarak kendisine tâbi Erdel Beyi Bathory'yi Leh
Krallığına seçtirdi (1575). Lehistan bundan sonra vergiye bağlandı
ve 1578 yılına kadar Osmanlı himâyesinde bir devlet olarak kaldı.


Sokullu Mehmed Paşa'nın Ölümü (1579): III. Murad’ın cülûsundan sonra
hükümet idaresinin başında yine Sokullu Mehmed Paşa vardı. Ancak son
zamanlarda saraydaki bazı şahısların tesiriyle Sokullu’ya olan
itimad ve muhabbet azaldı ve hatta Sokullu’nun zevcesi İsmihan
Sultân ve Vâlide Nurbânû Sultân olmasaydı belki de görevden
azledilecekti. Üç padişah devrinde aralıksız sadrazamlık yapan
Sokullu Mehmed Paşa, Osmanlı tarihinde ehemmiyetli yeri olan bir
devlet adamıdır. Aslen Bosna'nın Sokkuloviçi köyünden alınmış bir
devşirmedir. Zekâ ve kabiliyetiyle yükselmiş, kaptan-ı deryalık
dâhil, devletin çeşitli hizmetlerinde bulunmuştur. Bir savaş adamı
olmaktan ziyâde, onun siyasi tarafının daha büyük olduğu görülür.
Sultân III. Murad devrinde, Sokullu’nun eski nüfuzunun kalmadığı
anlaşılıyor.

İran Harpleri ( 1578 = 1590): III. Murad, padişah olduğu zaman, İran
Hükümdarı Şah Tahmasb, Tokmak Han idaresinde bir elçilik heyeti
yollayarak tebriklerini ve hediyelerini sunmuştu. Elçilik heyeti
İstanbul'da gayet iyi karşılanmıştı. Fakat bir müddet sonra Şah
Tahmasb'ın ölmesiyle İran’da taht kavgaları başladı. Bir ara
Tahmasb'ın oğlu İsmail, şahlığı elde etti. Bunun zamanında
Osmanlı-İran dostluğu bozuldu. Osmanlı Devleti Avrupa ile sulhlar
yaparak İran ile meşgul olmaya başladı. Çünkü Şah, Osmanlılarla
süren barışı terk ederek, Doğudaki Kürtleri aleyhimize
kışkırtıyordu. II. Şah İsmail de ölünce İran’da taht kavgalarının
sürüp gitmesinden Osmanlılar istifade etmek istediler. Doğudaki
valilerin de durumunu müsait görüp, İran’a saldırmanın vaktidir
yollu haberler üzerine, Sultân III. Murad 1578 yılında İran'a harb
açtı. O zaman Sokullu Mehmed Pasa daha sağdı ve İran savaşına engel
olmak istedi. Sokullu Mehmed Paşa, İran'ın geniş bir ülke olduğunu,
galip gelinse bile Şi’î olan halkının itaat altına alınamayacağını
söylüyordu ki, bunda ne kadar haklı olduğu sonradan anlaşıldı:
Padişah, kendisi sefere gidecek karakterde bulunmadığından, ordunun
başına Lala Mustafa Paşa'yı serdar tayin etti.

Lala Mustafa Paşa'nın asıl hedefi, Gürcistan'ı istilâ etmek
olacaktı. Topladığı kuvvetlerle Gürcistan'a girip, fetihlere
başlayan Lala Mustafa Paşa, Tokmak Han idaresinde bir İran ordusunun
üzerine geldiğini duyunca buna karşı maiyetindeki kumandanlardan
Özdemiroğlu Osman Paşa'yı yolladı. Osman Paşa, İran kuvvetleriyle
Çıldır'da karşılaştı ve Tokmak Han'ı mağlûp etti (1578). Lala
Mustafa Paşa, Gürcistan içinde ilerleyerek Tiflis'i ele geçirdi ve
Şirvan'a doğru ilerledi. Şirvan'ın bir kısmını zapteden Lala Mustafa
Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa'yı serdar tayin ederek kendisi
Erzurum'a döndü. İran kuvvetleri Osman Paşa üzerine taarruza
geçtilerse de mağlûp olup çekildiler. Fakat İranlıların tecavüzü
bitmiyordu. Kuvvetleri çok azalan Osman Pasa, geri çekilmek zorunda
kaldı. Muharebelerin İran lehine dönmeye başlaması üzerine Lala
Mustafa Paşa, azledilerek, yerine Koca Sinan Paşa serdar tayin
edildiyse de kayda değer hiç bir muvaffakiyet elde edilemedi.
Özdemiroğlu büyük bir gayretle İran savaşlarına devam ediyordu.
Nitekim 1583 yılında Meş’ale Savaşı denen savaşta bir kere daha
İranlıları yendi. Meş'ale Savaşı'ndan sonra İranlılar, Şirvan
bölgesini boşaltmak zorunda kaldılar. Yeni serdar Ferhad Paşa, büyük
kuvvetlerle İran sınırına gelip, bâzı muharebeler yaptı: Daha sonra
sadrazam ve serdar tayin edilen Özdemiroğlu Osman Paşa ile beraber
Tebriz'i almayı başardılar.

Osman Paşa'nın vefatından sonra Ferhad Paşa, ikinci defa olarak
serdarlığa getirildi. Ferhad Paşa'nın bu ikinci serdarlığında
Osmanlı orduları bazı muvaffakiyetler daha kazandılar. Ayrıca Doğuda
Türkistan Hükümdarı Özbek Han, İran’a saldırınca Şah Abbas,
Osmanlılardan barış istedi. 1590 yılında yapılan Ferhad Paşa
Antlaşmasına göre: Tebriz, Şirvan, Gürcistan, Dağıstan bölgeleri
Osmanlılara verilecekti. Büyük kayıplar karşılığında alınan bu
yerler, Osmanlıların elinde fazla kalmayacak, tekrar İranlılara
geçecektir.

Yeniçeri ve Sipâhi İsyanları: İran'la anlaşma yapıldıktan sonra
İstanbul'da Yeniçeri ve Sipahi isyanları vuku‘ buldu. Bu isyanlar
her ne kadar ulûfe (Yeniçerilere üç ayda bir verilen maaş) yüzünden
çıkmışsa da, asıl sebebini devlet teşkilâtının bozulmaya yüz
tutmasında aramak daha doğru olacaktır. İlk defa III. Murad devrinde
Yeniçeri Ocağına rast gele kimseler alınarak kanun bozuldu. Yine ilk
defa rüşvetle iş görülmeye başlandı. Askere ayarı düşük akçeler
verilmek istenince Yeniçeriler, isyan ederek saraya yürüdüler.
Âsiler defterdarın başını istediler. İstekleri yerine getirilince
büsbütün şımardılar. 1589 yılında meydana gelen bu olaya Beylerbeyi
Vak’ası denmektedir.




III. Murad devrinde 1593 yılında da sipahilerin isyanını görüyoruz.
Ulûfelerinin geri bırakılmasına kızan Sipahiler, saraya yürüyüp
defterdarın kafasını istediler. Kendilerine nasihat etmek için
gelenleri kovdular. İstanbul halkı da seyretmek için saraya
dolmuştu. Halk dışarı çıkarılırken “Urun hâ!...” diye bir ses
duyuldu. Saray muhafızları bunu Padişahın emri sanarak âsilerin
üzerine saldırdılar ve dört yüze yakın âsiyi öldürdüler. Diğerleri
kaçarak kurtuldu.

Yeni Bir Haçlı İttifakı Ve Nemçe (Avusturya) Harbleri (1593-1606):
Bosna Beylerbeyi Telli Hasan Paşa, Avusturya topraklarına 1593
yılında büyük bir akın harekâtına girişmişti. Avusturya valilerinin
Osmanlı sınırlarına tecâvüzlerine karşılık yapılan bu harekât,
mağlûbiyetle neticelenmiş, komutanla birlikte çok şehid verilmiştir.
Bu hadise Osmanlı-Nemçe harblerinin başlamasına sebep olmuştur.
Nemçe savaşına Sadrazam Sinan Paşa gönderilmişti. Budin Beylerbeyi
imdada giderek Nemçe ordusuyla harbe girdi ve mağlub oldu.
Nemçeliler çok sayıda Macaristan kalesini ele geçirdiler. 1594 yılı
baharında da Estergon Kalesini muhasara altına aldılar; ancak
muvaffak olamadılar. Kırım kuvvetlerinin yardıma gelmesine rağmen
tam bu sırada Osmanlı Devleti’nin başına bir gâile daha çıktı:
Osmanlı Devleti’ne tâbi olan Erdel, Eflak ve Boğdan Beyleri Papa’nın
teşvikiyle isyan edip Avusturya tarafına geçtiler. Tam bu sırada
yani 1595 yılında Padişah III. Murad vefât eyledi. III. Murad’ın
saltanatının sonuna doğru Osmanlı toprakları yaklaşık 19.902.191 km2
idi. Buna Avrupa’da Polonya, Afrika’da Fas dâhildir.

III. Murad zamanındaki sadrazamlar arasında, yılların sadrazamı
Sokullu Mehmed Paşa, Koca Sinan Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa ve
Mesîh Paşa’yı; diğer komutan ve devlet adamlarından Kaptanıderya
Kılıç Ali Paşa, Damad İbrahim Paşa, Okçu-zâde Mehmed Paşa ve
Muallim-zâde Nişanı Mahmûd Çelebi’yi; Şeyhülislâmlar arasında Hâmid
Efendi, Ma’lûl-zâde Mehmed Efendi, Müeyyed-zâde Abdülkadir Efendi,
Bostan-zâde Mehmed Efendi ve Bayram-zâde Hacı Zekeriya Efendi’yi
zikredebiliriz .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:10 pm

Sultan III. Mehmed







III. Mehmed, II. Murad’ın Sâfiye Sultân’dan 1566’da dünyaya gelen
oğludur. Babasının vefâtı üzerine sancak beyliğinden Osmanlı
Padişahlığı tahtına oturan son şehzâde olarak 1595’de Manisa’dan
gelerek İstanbul’da cülûs etti. Her padişah döneminde olduğu gibi,
son zamanlarda âdet haline gelen yeniçerilerin baş kaldırmaları ve
bahşiş talebi kavgaları bunda da meydana geldi. Ferhad Paşa’nın
gayretleriyle zorbalar bastırıldı. Ancak Avusturya seferi uzayıp
gidiyordu. Sadrazam Sinan Paşa, Eflak üzerine yürüdü; Bükreş’i aldı;
ancak Yergöğü’nde dehşetli bir mağlûbiyet tattı.

Padişah Hocası Hoca Sa’deddin Efendi, Sinan Paşa’nın fikrine
katılarak Padişahın bizzat sefere katılmasını arzu ediyordu. Bu
arada vefat eden Sinan Paşa’nın yerine Damad İbrahim Paşa veziriazam
olmuştu. Nihâyet Yeniçerilerin de teşvikiyle 21 Haziran 1596/24
Şevval 1004’de Padişah sefere çıkmak üzere hareket etti. Eğri Kalesi
kuşatılıp feth olundu ve bu sebeple III. Mehmed Eğri Fâtihi olarak
anıldı. Daha sonra Macarların Kereşteş dedikleri Haçova’da zor da
olsa büyük bir zafer kazanıldı. Bunda Hoca Sa’deddin’in büyük bir
rolü vardı. Harpten dönen Padişah, Hoca Sa’deddin ve çevresindeki
insanların tesiriyle Cığala-zâde’yi sadrazamlığa getirdi. Ancak hem
Kırım Han’ı Gâzî Giray’ı azledip Kırım’da fitne çıkarmasıyla ve hem
de muharebe gününün ertesi günü askeri yoklatarak dâhilde
ihtilâfların ve isyânların baş göstermesine vesile olmasıyla fayda
yerine zarar getirdi. Gerçekten Cağaloğlu Sinan Paşa’nın bu
hareketleri neticesinde Anadolu’da Celâlî denilen eşkıya isyanları
memleketi kasıp kavurmaya başladı. 1008/1599 yılında Damad İbrahim
Paşa yeniden Sadrazamlığa getirildi. Nemçe Harbi sürüp giderken
Tiryaki Hasan Paşa ve Kuyucu Murad Paşa, Avrupa’da mühim zaferlere
imza basıyorlardı. Uyvar üzerine gidilmesi de bu tarihlerde oldu.

Bütün bu zorluklar içinde bir de İran Şahı andlaşmayı bozdu ve
Osmanlı Devleti’ne harb ilan etti. Anadolu’yu Celâlî isyanları kasıp
kavuruyordu. Osmanlı Devleti bu karışıklıklar ve ihtilâller içinde
iken III. Mehmed 1603’de dünyaya gözlerini yumdu. Oğlu Mahmûd’un
katli, Celâlî isyanları ve bunları tahrik eden Safeviler karşısında
ordunun başarılı sonuçlar alamaması, III. Mehmed’in ölümüne sebep
olan en önemli olaylardı.

III. Mehmed, sancağa çıkan ve oradan padişahlığa gelen son
Osmanoğludur. Fıtraten zayıf iradeli ve saf idi. Vehhâmdı. Anası
Sâfiye Sultân’ın müthiş tesiri altında kalıyordu. Babası gibi III.
Mehmed de, kardeş katli meselesini en çok suiistimal eden
padişahlardan biriydi. 19 kardeşini, aldığı zayıf fetvâlara
dayanarak idam ettirdi. Bu arada, başkalarıyla ittifak ettiği ve
yazışmalarda bulunduğu jurnallenen oğlu Şehzâde Mahmûd’u da idam
ettirdi; sonra da jurnalleyen insanların hayatına son verdi.

III. Murad devrinde de babasının zamanında olduğu gibi, devamlı bir
duraklama ve hatta gerileme alâmetleri kendini göstermektedir.
Düzenli kanunnameler yerine, devletin merkez teşkilâtında ve
özellikle ülü’l-emrin temelini teşkil eden Padişah ve vezirlerde
görülen şer‘-i şerife muhâlif halleri siyâsetnâmeler ile âlimler
ikaz ve irşâd eylemişlerdir. Taşra teşkilâtında meydana gelen
zulümleri ve haksızlıkları ise, ya yerli âlimler merkeze
bildirmişler veya halkın tazallüm ve şikâyeti üzerine merkez
teşkilâtı taşra memurlarına adalete ri‘âyet etmeleri için
emirnâmeler göndermişlerdir. İşte Celâlî isyanlarının ortaya çıkış
sebebi de budur.

Adâletnâme, devlet otoritesini temsil eden görevlilerin, re`âyaya
karşı bu otoriteyi kötüye kullanmaları ve kanun, hak ve adâlete
aykırı davranmaları halinde, ülü’l-emrin hakkı ve kanunu hatırlatıcı
mâhiyette düzenlediği hukukî düzenlemelerine denir. Osmanlı
Devleti’nde padişahın hükmü tarzında kendisini göstermiştir.

Osmanlı Devleti’nde, mezâlim divanının yerini Divan-ı Hümâyûn aldığı
gibi, kanunnameler ve tezkire'lerin yerini de adâletnâmeler
almıştır. Yani Divan-ı Hümâyûnda mazlûmların şikâyeti bizzat
dinlendiği gibi, Divan görüşmelerini Kasr-ı Adâlet veya Adâlet Köşkü
denilen yerde dinleyen Padişah tarafından, mahallî idarecilere
şikâyetleri önlemek üzere adâletnâmeler de gönderilmiştir.

III. Mehmed, Adlî mahlasıyla şiirler yazan, nazik ruhlu ve zayıf
irâdeli bir padişah; ancak Osmanlı padişahları arasında en çok takvâ
sahibi olanlardandır. Zamanındaki sadrazamlar arasında Koca Sinan
Paşa, Ferhad Paşa, Hadım Hüseyin Paşa, hiç kimsenin beğenmediği
Cığala-zâde (Cağaloğlu) Sinan Paşa ve İbrahim Paşa’yı; âlimler
arasında Hasan Can’ın oğlu Hoca Sa’deddin, Şeyhülislâm Bostan-zâde
Mehmed Efendi, Hoca-zâde Mehmed Efendi ve şeyhlerden Şeyh Muhyiddin
Efendi ile Şeyh Şemseddin Sivâsî’yi zikretmeliyiz.

ZEVCELERİ: 1- Hândân Vâlide Sultân; I. Ahmed’in annesi. 2- Vâlide
Sultân; Abaza asıllı ve I. Mustafa vâlidesi. 3- Haseki; Şehzâde
Mahmûd annesi. 4- Haseki; Şehzâde Selim annesi. ÇOCUKLARI: (İsimleri
bilinmeyen beş altı tane daha çocuğunun bulunduğu söylenmektedir).
1-Şehzâde Sultân Selim Hân. 2-Şehzâde Sultân Cihangir Hân. 3-Şehzâde
Mahmûd Hân. 4-Şehzâde Ahmed. 5-Şehzâde Mustafa. 6- Hatice Sultân. 7-
Ayşe Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:10 pm

Sultan I. Ahmed








14 yaşında hükümdâr olub 14 sene Padişahlık etmiş bulunan I. Ahmed,
1026/1617 yılında 28 yaşında vefât eylemiştir. III. Mehmed’in,
Hândan Sultân’dan Manisa’da 18 Nisan 1590/22 Cemâziyelâhir 998
tarihinde dünyaya gelen oğludur. 22 Kânun-ı sânî 1603/18 Receb 1012
tarihinde babası yerine tahta çıktı. Padişah olduğunda on dört
yaşında idi. Tahta çıktığı zaman memleketin iç düzensizliklerinden
başka Avusturya ve İran harbleri devam ediyordu. Kırım Hânı
süvarilerinin Boğdan ve Eflak’ı tahrip ve Erdel memleketini de
sıkıştırmaları üzerine, bu üç beğ Avusturya tarafını bırakıp tekrar
Türklerle birlik olunca, imparator sulha yanaşmak zorunda kaldı.
Tuna üzerindeki Zitvatorok denen yerde Osmanlılarla andlaşma yapıldı
(1606). Böylelikle 15 yıldır sürüp giden Avusturya (Nemçe) harbleri
sona ermiş oldu. Bu andlaşma Osmanlı Devletinin Avrupa’daki
ilerleyişinin durduğunun bir vesikası olarak kabul edilir.

İran savaşlarına gelince, İran şahı Büyük lâkabıyla anılan Şah Abbas
ile yapılan muharebelerde hiç de iyi neticeler alınmadı. Nihayet
1612’de İranlılarla da sulh yapıldı. Fakat üç sene sonra iki devlet
arasında savaş yeniden başladı (1615). Bir aralık anlaşma yapılır
gibi olduysa da savaş gene devam etti. Celâlî denilen eşkıya yer yer
Anadolu’yu kaplamıştı. Kuyucu Murâd Paşa, yıllarca uğraşarak ve
yakaladığı zorbaları kuyulara doldurarak Anadolu’yu temizledi ve
halka geniş bir nefes aldırdı.

I. Ahmed zamanında Murâd Reis ve Halil Paşa gibi deniz kahramanları
Türk donanmasına zaferler kazandırmışlardır. Padişah, savaşlardan ve
gailelerden ancak başını kurtarmıştı ki, ömrü vefa etmedi; genç
yaşında öldü. İstanbul’da At meydanında yaptırdığı ismi ile anılan
(Sultânahmet Câmi‘i) yanındaki türbesine defnedildi (1616).

Başta Muallim-i Sultânî Mustafa Efendi olmak üzere, muhitinin
tesirine kapılan I. Ahmed, itimat ettiği değerli kimseleri devlet
hizmetinde kullanmıştır. Gençliğine rağmen, icraatında azimli idi.
Saraydaki kadın nüfuzunu önlemiş, kadınlara âlet olmamıştır.
Özellikle Venedikli Baffo veya Safiye Sultân diye bilinen siyâsî
kadını Eski Saray’a göndermekle kadınların devlet işlerine fazla
karışmalarını önlemiştir. Ayrıca Yıldırım Bayezid’den beri sürüp
gelen nizâm-ı âlem için kardeş katli meselesini düştüğü suiistimal
çukurundan çıkarması ve bu usul yerine, saltanatın sülaleden en
büyüğe geçmesi yani ekberiyyet ve erşediyyet nizâmını koyması ve
kardeşi Mustafa’yı öldürmemesi gibi önemli icraatları vardır. Şiire
meraklı idi. Yazdığı şiirlerde Bahtî mahlasını kullanırdı. Sultân
Ahmed Câmi’ini o yaptırmıştır. Bir diğer önemli hizmeti de, o zamana
kadar icrâ olunan Osmanlı Kanunlarını yeniden tertip ve tedvîn
yoluna gitmiş olmasıdır. Elbette ki bunu, devrinde yaşayan kanun-şinâs
âlimlere borçludur.

I. Ahmed devri denilince akla gelen isimlerin başında, Celâlî
İsyânlarını durduran, devlet ve kanun nizâmının tesisi için yazılı
ve fiilî tedbirler alan Vezir ve sonradan da Sadrazam olan Kuyucu
Murâd Paşa gelmektedir. Ayn Ali’nin her iki Kanunnâme Mecmuasını da
Kuyucu Murâd Paşa’ya takdim etmiş olması, onun hukûkî düzenlemeler
üzerindeki fonksiyonunu da ortaya koymaktadır.

I. Ahmed devrinin sadrazamları arasında Kasım Paşa, Sokullu
ailesinden Mehmed Paşa, Derviş Paşa ve Nasuh Paşa’yı; diğer devlet
adamlarından Cigala-zâde Mahmûd Paşa, Etmekçi-zâde Ahmed Paşa ve
Sarıkçı Mustafa Paşa’yı; meşhur âlimlerden Şeyhülislâm Sun’ullah
Efendi, Hoca-zâde Mehmed Efendi, Mu’allim-i Sultân Mustafa Efendi ve
Ahi-zâde Hüseyin Efendi’yi ve maneviyat erenleri arasında Aziz
Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, Şeyh Abdülmecid Sivâsî ve Cerrah Paşa
Şeyhi diye bilinen Şeyh İbrahim Efendi’yi zikredebiliriz.

ZEVCELERİ: 1- Hatice Mahfirûze Sultân; Genç Osman’ın annesi. 2-
Kösem Sultân (Mahpeyker Sultân). IV. Murad’ın annesi ve Osmanlı
Hareminin en namdâr kadını. 3- Fatma Haseki; Câriyelerdendir.
ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde Osman II. 2-Şehzâde Sultân Mehmed Hân.
3-Şehzâde Murad IV. 4-Şehzâde Cihangir Hân. 5-Şehzâde Hasan.
6-Şehzâde Bâyezid. 7-Şehzâde Kâsım. 8-Şehzâde Süleyman. 9- Sultân
İbrahim. 10- Ayşe Sultân. 11- Fatma Sultân. 12- Hân-zâde Sultân. 13-
Burnaz Atike Sultân. 14-Şehzâde Orhan. 15-Şehzâde Hüseyin .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:10 pm

Sultan I. Mustafa







Sultân Mustafa, iki defa Osmanlı tahtına oturmuştur:
Birincisi: Kasım 1617-Şubat 1618 tarihleri arasındaki 3 aylık
saltanattır. I. Ahmed vefât ettiği zaman, koyduğu ekberiyyet ve
erşediyyet kaidesine göre, kendi şehzâdeleri henüz küçük idiler.
Bunun üzerine II. Osman’ın şahsiyetinden çekinen ve Kösem Sultân
diye de bilinen Mâhpeyker Haseki’nin de etkisiyle, kardeşi Sultân
Mustafa tahta oturtuldu. Kendisi saltanattan uzak kalmak istiyordu
ve Osmanlı kaynaklarının ifadesine göre, aklında hafiflik, re’yinde
ve işlerinde isabetsizlik bulunması hasebiyle, devlet ve ilim
adamları iç huzuruyla bi’atı yapamadılar. I. Ahmed devrinde devleti
tek başına yürüten Dârüssa’âde Ağası Mustafa Ağa, Şeyhülislâm Es’ad
Efendi, Kâim-makam Sofi Mehmed Paşa ve diğer yetkilileri ikna ederek
hal’i için fetvâ aldılar ve I. Ahmed’in oğlu II. Osman’ı tahta
çıkardılar.

İkincisi; Mayıs 1622-Eylül 1623 yani 1.5 yıllık saltanattır. II.
Osman’ın büyük bir zulümle Mayıs 1622’de yani 4 yıl sonra tahttan
indirilmesinden sonra, Veziriazam Davud Paşa kullanılarak Sultân
Mustafa yeniden tahta çıkarılmıştır. Ancak II. Osman’ın ölümüne
sebep olan yeniçerilerden ve Davud Paşa’dan halk rahatsızdır. Bu
arada Saray’da bulunan şehzâdelerin de öldürüleceği haberi alınınca,
halk ayaklanmaya başlamış ve Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin
tavsiyesiyle Kara Davud Paşa azledilerek yerine Mere Hüseyin Paşa
getirilmiştir. Karışıklık devam edince sırasıyla Lefkeli Mustafa
Paşa ve Gürcü Mehmed Paşa sadrazamlığa tayin olundu.

İç karışıklıktan istifade etmek isteyen iç ve dış mihraklar Osmanlı
Devleti’ni sarsıyordu. Trablusşam Beylerbeyi Yusuf Paşa ve Erzurum
Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa, yeniçerilere kin kusarak isyan
etmişler ve çok sayıda yeniçeriyi de katletmişlerdi. İstanbul’a
gelmek üzere hazırlık yapıyordu. Sipahiler, II. Osman’ın
katillerinin bulunması için baş kaldırdılar ve bunun üzerine Kasım
1622’de toplanan divan Davud Paşa’nın idamına karar verdi. Ağustos
1623 yılında Sadrazamlığa getirilen Kemankeş Ali Paşa, basiretiyle
devlet adamlarını topladı ve Sultân Mustafa’nın saltanat koltuğunda
kalmaması gerektiğine karar verildi. Tahttan sevinçle Eylül 1623
tarihinde ayrılan Sultân Mustafa, Ocak 1639 tarihinde vefat etti.

Sultân Mustafa’nın dünyevî saltanatı istemeyen bir hali olduğu
kesindi. Aklının hafif, tedbirinin zayıf ve saltanat koltuğunda dahi
çocukça hareketlerde bulunan biri olduğu da doğruydu. Osmanlı
kaynakları açıkça akıl hastası demek olan mecnun tabirini
kullanmamaktadırlar. Konuyu Solak-zâde’nin ifadeleriyle noktalamakta
yarar görüyoruz: “26 yaşında idiler. Yalnız bir mikdar aklı hafif
olup buna hapiste uzun süre kalması sebep olmuştur; giderek aklı
başına gelir deyü doktorların tedaviye devam etmeleri kaydıyla
Şeyhülislâm Es’ad Efendi kavliyle amel olunmuştur”.

III. Mehmed’in oğlu olan Sultân Mustafa’nın tesbit edilen kadını ve
çocukları mevcut değildir. İkballeri vardır. Kadın efendileri
bilinmemektedir .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:11 pm

Genç Osman (Hâile-i Osmaniye)








Hâile-i Osmaniye, yeniçerilerin kazan kaldırarak II. Osman’ın canına
kıydıkları acı musibet demektir. Bilindiği gibi, II. Osman, I.
Ahmed’in oğlu olup Hatice Mahfirûze Sultân’dan Kasım 1604 yılında
dünyaya gelmişti. 14 yaşında yani Şubat 1618’de tahta geçen ve Genç
Osman diye de bilinen II. Osman, Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve
İtalyanca bilecek kadar âlim ve Fâris yahut Fârisî mahlaslarıyla
şiir yazacak kadar da edibdi. Üzerinde müessir olan üç şahsiyetten
birisi Hocası Ömer Efendi ve diğeri de Kızlar Ağası Mustafa Ağa ile
Süleyman Ağa idi.

Sadrazam Halil Paşa’yı yerinde bırakan Padişah, Kaimmakam Sofi
Mehmed Paşa’nın yerine Kara Mehmed Paşa’yı getirdi. İlk işi 1612
Nasuh Paşa anlaşması ile sona ermiş gibi görünen ve ancak devam eden
İran’la olan ihtilafı sona erdirmek oldu ve Eylül 1618’de anlaşma
imzalandı.

Sıra 1617 yılından beri devam eden Lehistan problemine gelmişti.
Vezir-i azam İstanköylü Ali Paşa harp açılmasına taraftardı, diğer
erkân-ı devlet ise istemiyorlardı. Seferden önce Rumeli Kazaskeri
Taşköprülü-zâde Kemâlüddin Efendi’den fetvâ alarak kardeşi Şehzâde
Mehmed’i katl ettirdi ve ahını aldı. Eylül 1620 tarihinde başlayan
Lehistan seferi, Ekim 1621 tarihinde barış antlaşması ile sona erdi.
Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmed Paşa şehid olmuş ve ordu moralsiz
kaldığından istenen zafer elde edilememişti. II. Osman askerlere ve
asker de kara hadımların sözlerine inandığı için II. Osman’a
kırılmışlardı.

II. Osman bazı ıslâhâtları yapmak niyetindeydi ve bu ıslahata
tamamen bozulmaya başlayan kapı kulu ocaklarından başlamak
niyetindeydi. Hatta Halep, Şam ve Mısır beylerbeylerine emirler
göndererek Padişah’a sadık yeni bir ordu teşkili için gizliden
gizliye hazırlıklara başlamıştı.

Kızlar ağası Süleyman Ağa ile Hocası Ömer Efendi padişahı hacca
gitmesi için ikna etmeye başladılar. Hacca gitmesine, askerler,
Kayınpederi ve Şeyhülislâm Es’ad Efendi ile Aziz Mahmûd Hüdâyî
Hazretleri şiddetle karşı çıkıyordu. Devreye kapıkulu askerleri
girdi ve Padişah’ı hacca göndermek isteyen Ömer Efendi, Süleyman Ağa
ve Veziriazam Dilâver Paşa’nın başını isteyerek başta Rumeli
Kazaskeri Yahya Efendi olmak üzere ulemayı araya soktular. Fayda
vermedi ve sonunda askerler isyan ederek Bâb-ı Hümâyun’dan içeri
girdiler. Sultân Mustafa’ya zorla bî’at gerçekleştikten sonra, II.
Osman Orta Camiye getirildi. Burada yeni Sadrazam olan Kara Davud
Paşa’nın tâlimatıyla kemend ile boğulmak istendi. Muvaffak
olunamayınca, Yedikule’ye götürüldü ve maalesef Davud Paşa’nın
nezâretinde orada şehid edildi. (Mayıs 1622). Ne yazık ki, bu
fitnenin başında Sultân Mustafa’nın Vâlide Sultân’ı bulunmaktaydı.


II. Osman’ın öldürülmesi, Osmanlı tarihinin en acı olaylarından
biridir ve maalesef Kanuni’nin oğlu Şehzâde Mustafa olayı gibi
tarihin akışını değiştirmiştir. II. Osman, bir zamanlar Osmanlı
Devleti’nin yükselmesine sebep olan yeniçeri teşkilâtının artık
çürüdüğünün farkına varmıştı ve bu gerileme sebebini ortadan
kaldıramadan vefat etti.

Devrinin sadrazamları arasında Halil Paşa, Kara Mehmed Paşa ve
Dilâver Paşa’yı; Şeyhülislâm ve kayın pederi Es’ad Efendi’yi,
Nişancı Okçu-zâde Mehmed Efendi’yi ve ilim erbabından ise, Hoca Ömer
Efendi ve Müezzin-zâde Mahmûd Efendi’yi özellikle zikretmeliyiz.

ZEVCELERİ: 1- Âkile (Rukıyye) Hânım; Şeyhülislâm Es’ad Efendi’nin
kızıdır ve hür kadınlardan nikâh ile evlenen nâdir kadınlardandır.
2- Ayşe Hanım; Pertev Paşa’nın torunu. ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde Ömer.
2-Şehzâde Mustafa. 3- Zeynep Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:11 pm

Sultan IV. Murâd






I. Ahmed’in Mah-peyker (Kösem) Sultân adlı hanımından 28
Cemaziyülevvel 1021 (27 Temmuz 1612) tarihinde İstanbul’da dünyaya
gelmiş oğludur. 1032/1623 tarihinde Veliahd Şehzâde Murad, Dördüncü
Murad ünvanıyla 11 yaşını 1 ay 15 gün geçe tahta çıkmıştır. Bunun en
önemli sebebi, Sultân Mustafa’nın şuurdan mahrum bulunması ve
Devletin de Erzurum Valisi Abaza Mehmed Paşa’nın isyanı ve benzeri
olaylar sebebiyle müthiş bir zaafa maruz kalmış olmasıydı. Tecrübeli
devlet adamı Sadrazam Kemankeş Ali Paşa, Şeyhülislâm Yahya Efendi ve
Kazaskerlerle de meşveret ederek, çocuk yaşta olmasına rağmen Sultân
Ahmed’in en büyük ve erşed şehzâdesi Murad’ın Padişah olmasını
zaruri görmüşlerdi. Mecnûnun yani akıl hastasının imâmeti yani
Halife olması caiz görülmediğinden Padişah’ın hal‘i gerektiğini ve
oğluna dokunulmayıp Saray’daki odasında göz hapsine alınacağını
Vâlidesine ilettiler ve 9 Eylül 1623 sabahı Sultân Murad’ı halife ve
hükümdâr ilan ettiler.

Sultân Murad, Ebâ Eyyub’ül-Ensârî türbesinde, asrın maneviyat
reislerinden Aziz Mahmûd Hüdâyî’nin eliyle kılıç kuşanmıştır.

IV. Murad’ın saltanat devresini iki ana bölüme ayırmak icab
etmektedir:
Birinci Safha: IV. Murad’ın ismen Padişah olduğu, ancak devleti
annesi Kösem Sultân ile Sadrazamlarının ve Şeyhülislâm ve benzeri
devlet adamlarının yönettiği devredir (1032/1623-1041/1632). Bu
devre, 8 küsur sene devam etti.
Sultân Murad işbaşına geldiğinde, Yeniçeriler çok fazla
şımarmışlardı. Padişahın huzuruna kadar giren yeniçeri ağaları ve
ocak çorbacıları, Padişahın adamlarını katletmeye kadar işi
vardırmışlardı. Memlekette rüşvet ve yolsuzluk aşırı derecelere
ulaşmıştı. Dış ve iç hazineler bomboş olduğundan ocaklara cülûs
bahşişi bile verilememekteydi. Hatta Enderun’daki altın ve gümüş
eşya Darphâneye gönderilerek cülûs bahşişi verilmeye çalışılmıştı.

Devletin itibarı ve siyasi durumu da iyi değildi. Erzurum Valisi
Abaza Mehmed Paşa isyan etmiş ve eline geçirdiği yeniçerileri
katletmeye başlamıştı. Sultân Osman’ın kanını isterim diyerek Genç
Osman olayını bahane edip Devlete kan kusturmaktaydı. Diğer tarafdan
fırsatı ganimet bilen İran da Bağdad’da isyan çıkartmış ve hatta
Bağdad’ı ele geçirmişti. Kısaca içeride celâlî denilen zorbalar ve
dışarıda da İranlılar Osmanlı Devleti’ni sarsmaktaydı.

Böyle bir durumda IV. Murad’ın tahta geçmesine vesile olan Sadrazam
Kemankeş Ali Paşa da gururlanmış ve suiistimallere başlamıştır. Bunu
fark eden ve hakkı söylemekten çekinmeyen Şeyhülislâm Yahya Efendi,
1032/1623 Ramazan Bayramında vâki olan ziyâretinde Sadrazamın rüşvet
ve zorbalıklara göz yumduğunu Padişah’a iş‘âr edince, durumu öğrenen
Sadrazam hemen onun da aleyhine geçmiş ve dürüst Şeyhülislâm’ı bir
kısım yalan ve iftiralarla görevinden aldırarak yerine biraz da
sâkin tabî’atlı olan Es’ad Efendi’yi tayin ettirmiştir. Bu da devlet
için büyük bir problemdir.

Böylesine sıkıntılarla Padişah olan IV. Murad, bizzat
hükmedemiyordu. Hâkim devlet ricâli ve annesi idi. Şeyhülislâm Yahya
Efendi’yi görevden aldıran ve suiistimallere adı karışan Kemankeş
Ali Paşa’nın Padişah’tan Bağdad’ın düşmesini yalan söyleyerek
saklaması, bardağı taşıran son damla oldu. Verilen idam kararıyla
hayatına son verilen Sadrazamın yerine tecrübeli devlet adamı ve
Kubbealtı veziri Çerkes Mehmed Paşa getirildi. Abaza Mehmed Paşa’yı
takip için Doğu Anadolu’ya kadar gelmişti; ancak yolda vefât etti ve
yerine Diyarbekir Beylerbeyisi Hâfız Ahmed Paşa tayin edildi. Kösem
Sultân’ın büyük kızı Ayşe Sultân ile evlenip Damad sıfatını da alan
Hâfız Ahmed Paşa, Abaza Mehmed Paşa’nın affedilip Erzurum
Valiliğinde ibkası üzerine, Bağdad’da Bekir Subaşı’nın çıkardığı
isyanı bastırmak üzere Bağdad tarafına serdar-ı ekrem ve sadrazam
olarak hareket etti. İyi bir komutan olmadığından muvaffak olamadı
ve 1626 yılında azledildi. İran Şahı Şah Abbas Bağdad isyânını
körüklüyor ve hatta gönderdiği askerlerle onları destekliyordu.
Bağdad Valiliği Bekir Subaşı’ya verilerek mesele halledilmek
istendi.

Yerine Damad Halil Paşa ikinci defa sadrazam oldu ve yeniden patlak
veren Abaza isyânını bastırmak üzere Erzurum’a gönderildi. Ancak bu
da başarılı olamadı ve 1628 yılında görevden alındı. Bunun yerine
muhteris, otoriter ve becerikli bir komutan olan Dâmâd Hüsrev Paşa
Sadrazamlığa getirdi. Önünde Abaza isyanını bastırmak meselesi
vardı. Büyük bir mahâretle bu problemi, 1628 yılının 9. ayında çözdü
ve Abaza’nın askerleri terhis olundu ve kendisi de İstanbul’a
getirildi. Sultân Murad, ağabeyi Osman’ın kanı için mücadele eden bu
komutanı Bosna Beylerbeyi yaparak taltif etti. Mesele de halledilmiş
oldu.
Ancak bu sırada İran Şahı Bağdad’da ikinci isyanı çıkarmış ve Bağdad
üzerine yürüyerek burayı işgal etmişti. Bu İran’la savaş yapılacak
demekti. Yeniçeriye dayanan ve emniyet ve âsayişi temin ediyorum
diyerek epeyce zulümler icra eden Hüsrev Paşa, bizzat Bağdad üzerine
yürüdü. Ancak Bağdad’ı alamadı ve 1631 yılının onuncu ayında bu
görevden azledildi. Yerine de yine Dâmâd Hâfız Ahmed Paşa getirildi.
Hâfız Ahmed Paşa’nın işi zordu. Zira hem Tokat’taki ma’zul sadrazam
ve onun işbirlikçisi olan Damad Receb Paşa ile uğraşmak zorundaydı
ve hem de İran Devletine karşı olan savaşı yönetecekti. Gerçekten
ikincisine sıra gelmeden hayatı sona erdi. Zira IV. Murad’ın zorba
başı dediği Damad Receb Paşa yeniçeriyi ve kapıkulu sipahilerini
isyana teşvik etti. Maalesef bütün bu isyan tahriklerinde Nâibe-i
Saltanat Kösem Sultân’ın da müdahalesi vardı ve isyancıları
destekliyordu. Bütün arzuları kukla bir padişahla devleti idare
etmekti. 19 Receb isyanı diye bilinen bu isyan neticesinde Hâfız
Ahmed Paşa, Padişah’ın gözü önünde isyancılar tarafından öldürüldü
ve Zorbacı başı Receb Paşa 1632 yılının bu zorlu günlerinde
Sadrazamlığa getirildi.

Sultân Murad, zorbacı başı Receb Paşa’nın entrikalarının ardında
mâzul Sadrazam Hüsrev Paşa’nın bulunduğunu biliyordu. Ayrıca isyan
eden zorbalar, sadece Ahmed Paşa’nın öldürülmesiyle yetinmiyorlardı.
Es’ad Efendi’den sonra yeniden Şeyhülislâm olan Yahya Efendi’nin de
bu görevden alınmasını istiyorlardı. Nitekim alındı ve yerine
Ahi-zâde Hüseyin Efendi Şeyhülislâmlığa getirildi. İsteklerinin sonu
gelmiyordu. Sultân Murad evvela, Murtaza Paşa’yı tavzif ederek
Tokat’taki Hüsrev Paşa’nın ele geçirilmesini istedi; teslim olmadı
ve sonra da öldürülüp halka cesedi teşhir edildi. Bunun üzerine
Receb Paşa yeniden kapıkulu askerlerini tahrik ederek 20 Şaban
ihtilali diye bilinen ikinci isyanı çıkarttı. Veliahd Şehzâde
Bâyezid Padişah yapılmak istendi; ancak muvaffak olunamadı. IV.
Sultân Murad, ipleri ele almaya başlamıştı ve hemen devleti
tehlikeye sokan Recep Paşa’yı 18 Mayıs 1632 tarihinde idam ettirdi.
Bunun üzerine Sultânahmed Meydanına toplanan isyancı askerler
yeniden anarşi çıkarmak istediler. Ancak Sultân Murad zeki davrandı
ve açık bir divan yaparak âlimler, devlet ricâli ve askerlerin
huzurunda, halkın da duyabileceği şekilde tarihî bir nutkunu îrâd
eyledi. Anarşinin devletin temellerine girdiğini, ordunun savaşamaz
hale geldiğini, askerin siyâset ile uğraşmaktan işini yapamadığını,
devleti bir avuç zorba ve hırsıza yedirmeyeceğini, şerî’ata,
kendisine ve kanuna itaat etmeyen kim olursa olsun hakkından
geleceğini bildirdi. Padişah, “Allah’a, O’nun Peygamberine ve sizden
olan ülü’l-emre itaat ediniz” mealindeki âyeti okudu ve tefsir etti.
Arkasından “Habeşli bir köle dahi olsa başınızdaki âmirlere itaat
ediniz” manasını taşıyan hadisi zikredip şerh etti. Ve şununla
bağladı: “Sizin sadakatiniz şu vakit doğrudur ki, aranızda tefrikaya
mahal vermeyesiniz. Aranızdaki müfsidleri barındırmayasınız.
Allah’ın emrine ve Resûlüllah’ın hadisine aykırı hareket edenleri
desteklemeyesiniz. Ben ki, halifeyim, bana itaat etmeyip celâliler
ve haricîler mesabesindeki eşkıyaları desteklerseniz, memleketin
hali ne olur?”.

Bu fevkalade ikna edici konuşmayı dinleyen halk ve devlet ricali,
Padişah lehine çok büyük tezâhürât yaptılar ve IV. Murad’ın asıl
saltanat yılları başlamış oldu.

İkinci Safha: IV. Murad’ın ikinci ve asıl saltanat safhasıdır ki,
Receb Paşa’nın katledilip zorbaların tasfiye edildiği 1041/1632
yılından başlar ve vefâtına yani 1640 yılına kadar devam eder. Son
sekiz yıl Sultân Murad’ın asıl saltanat yıllarıdır.

IV. Murad 21 yaşına gelmiş ve çocukluk devresini bitirerek devleti
idare edecek tecrübeye sahip olmuştu. Devletin idaresini ele alır
almaz, Tabanı Yassı Mehmed Paşa’yı sadrazamlığa getirdi. Evvela
devlet toprakları üzerindeki emniyet ve âsâyişi temin etmeye
başladı; sonra da Devleti tehdit eden başta İran olmak üzere dış
tehlikelere yöneldi. Şimdi bunları da çok kısa olarak özetleyelim:

1) IV. Murad’ın ilk yaptığı icraat, Ağabeyi Genç Osman’ın ölümüne
yol açan ve memlekette huzuru bozan zorbacıların elebaşılarını teker
teker temizlemek oldu. Gerçekten Saka Mehmed, Gürcü Rıdvan, Cadı
Osman ve benzeri eşkıya reisleri hemen idam edildi. Bunlardan
Beyşehri, Seydişehri ve çevresini kasıp kavuran Deli İlâhî,
İstanbul’a getirilerek katl olundu. Balıkesir çevresinde Solakoğlu
diye bilinen İlyas Paşa, Küçük Ahmed Paşa’nın gayretleriyle ele
geçirildi ve ortadan kaldırıldı. Yine Lübnan ve Suriye taraflarında
zulüm rüzgarları estiren Dürzi lider Maanoğlu Fahreddin ve oğlu
Mes’ud da İstanbul’a celb olunduktan sonra 1635 yılında idam
edildiler.

2) İstanbul’da 1043/1633 yılında çıkan ve İstanbul’un yaklaşık beşte
birini yakıp yıkan büyük yangın üzerine, bunu da bahane eden IV.
Murad, zamanın Şeyhülislâmı Ahi-zâde Hüseyin Efendi’den de fetvâ
alarak, tütün ekmeyi ve tütün içmeyi yasaklamıştır. Ancak
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:12 pm

Şeyhülislâmdan aldığı fetvâyla bununla kalmamış ve çıkarılan yasağa
uymayanları, devlete isyan etmiş kabul edip katl etmeye başlamıştır.
Solak-zâde, tütün yüzünden katle şer‘î cevaz veren Şeyhülislâm
sonradan idam edilince, kendisi hakkında “Cezây-ı sezâsını buldu”
ifadesini kullanmıştır. IV. Murad, tütün yasağı ile yetinmemiş ve o
devirde zorbaların, işsizlerin ve de eşkıyanın toplantı yerleri
haline gelen kahvehâneleri de hem kapatmış ve hem de yasağa rağmen
içki içip sarhoş olanları gerekli cezalarla cezalandırmıştır. Her
iki hadiseyi de, memlekette kaybolan huzuru yeniden tesis etmek
gayesiyle ve de eşkıyanın gözünü korkutmak için yaptığı ifade edilen
Sultân Murad, bazı tarihçilere göre, bütün Osmanlı arazilerinde
yaklaşık 20.000 eşkıyayı ortadan kaldırmıştır. Elbette ki bütün
tasfiyeler sırasında bazı mazlumlar da zulme maruz kalmış olabilir.

3) Sultân Murad’ın eski Osmanlı Padişahlarından farklı olarak
yaptığı bir icraat da, o zamana kadar “Görevden azl olunur ve nefy
olunabilir; ancak katl olunmaz” diye bilinen kuralı çiğneyerek,
ulemâ sınıfından bazı insanları da idam ettirmesidir. 1043/1633
yılında İzmit, İznik ve Bursa taraflarına doğru düzenlediği teftiş
seyahatinde, rüşvet iddiaları ve yolsuzluk ithamları yüzünden İznik
Kadısını idam ettirmiştir. Bu durumu, teessüfle Vâlide Sultân’a bir
tezkire ile duyuran ve tezkiresinde “Kendülerini bedduadan
sakınırız. Umulur ki, siz kendilere nasihat buyurub âlimler
zümresinin hayır duasını aldırasınız; ecdadının hürmet gösterdiği bu
zümreye Padişah da hürmet göstere” ifadelerini kullanan Şeyhülislâm
Ahi-zâde Hüseyin Efendi, Vâlide Sulân tarafından hemen menfi
ithamlarla Padişah’a ihbar edilmiştir. Maalesef Sultân Murad,
Şeyhülislâmı Padişaha isyan hazırlığı suçundan idam ettirmiştir. Bu
Şeyhülislâm, kardeş katline de karşı çıkan ve bunu bizzat Sultân
Murad’a hatırlatan cesur bir ilim adamıdır.

4) Osmanlı Devleti’nin iç ahvâlindeki bu karışıklıktan istifade eden
İran Şah’ı, yeniden Bağdad’a saldırmış ve Bağdad’ı ele geçirmiştir.
Padişah, sadrazamları tarafından yapılan harekâtlar netice
vermeyince, bizzat kendisi İran üzerine iki ayrı sefer
düzenlemiştir. Birinci İran Seferi, Revan Seferi diye meşhurdur.
1635 yılında yapılan bu sefer neticesinde, Revan (Erivan) alınarak
Tebriz taraflarına da akın yapılmıştır. On ay sürmüştür. İkinci İran
seferi ise, Bağdad Seferi diye bilinmektedir. İranlıların Revan’ı
yeniden ele geçirmeleri üzerine 1638 yılında Padişah Bağdad’a
yürümüştür. Uzun süren bir muhasaradan sonra 1639 yılında Bağdad
yeniden Osmanlı Ülkesine katılmıştır. Bu savaşta Osmanlı Sadrazamı
Tayyar Mehmed Paşa şehid olmuştur. Daha sonra Kemankeş Kara Mustafa
Paşa’nın başkanlığında yürütülen sulh müzâkereleri neticesinde
İranlılarla Kasr-ı Şirin Andlaşması yapılmış ve savaşlara son
verilmiştir. Bu antlaşma ile Erivan ve Azerbaycan İran’da; Bağdad ve
havalisi ise Osmanlı Devleti’nde kalmıştır. Artık, IV. Murad,
Fâtih-i Bağdad ünvanını kazanmıştır.

Sultân Murad, büyük bir karşılama ile İstanbul’a döndü. Ancak nikris
hastalığına müptelâ idi. Nihâyet tedâviler netice vermeyince,
Ramazan Bayramının 2. günü yatağa düşen Sultân, 8.2.1640 tarihinde
vefât eyledi. Cenaze merâsiminde gazalarda bindiği üç atının
eğerleri ters takılarak cenazenin önünde yürütülmesi, İslâmiyet’te
yok ise de, İslâma kesin aykırı bir âdet de değildir
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:12 pm

Sultan I. İbrahim







Sultân I. Ahmed’in Mahpeyker Kösem Sultân’dan 1615 yılında dünyaya
gelen çocuğu olan I. İbrahim, 24 yaşında 1640 yılında ağabeyi IV.
Murad’ın vefatından sonra tek Osmanoğlu olarak tahta oturdu.
Kendisinden başka Osmanoğlu mevcud değil idi. Maalesef, kendisi
diğer Osmanlı Padişahları derecesinde tahsil ve terbiyesini
tamamlamamıştı. Zira hayatını zindan gibi olan kendi dairesinde
geçirmiş; dört ağabeyinin idamını bizzat yaşadığı gibi, II. Osman ve
IV. Murad zamanlarında olan acı olayları da bizzat yaşamıştı. Bütün
bunlar, vücudunda bazı arızalara ve hatta tarihçilerin nakline göre
şiddetli bir migrene yol açmıştı. Kendisini tahta davet eden ulemâ,
devlet ricali ve Vâlide Sultân’a mütereddit bir sima ile bakan ve
saltanatta aslâ niyeti olmadığını ifade eden Sultân İbrahim, tahta
oturduktan sonra da, “Elhamdülillah, Ey Rabbım! Benim gibi zayıf bir
kulunu bu makama layık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş hal
eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle” diye dua etmiştir.

Sultân İbrahim, lehinde ve aleyhinde olmak üzere iki durumla karşı
karşıyaydı. Lehinde olan durum, dürüst ve ciddi bir devlet adamı
olan Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın veziriazam olmasıydı.
Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin de yardımlarıyla, aleyhlerindeki bütün
tahriklere rağmen, I. İbrahim’in ilk yıllarında devlet idaresini
epeyce rayına koymuştur. Hazinenin gelir-gider muvâzenesini
muhafazaya çalışmış; sikke yani paranın değer ayarlamasını düzene
sokmuş ve devlete ciddiyet getirmeye çalışmıştır. Maalesef, başta
Vâlide Sultân olmak üzere, bir kısım ehliyetsiz devlet adamlarının
tahriklerine kapılan Sultân, Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı 1644
yılında idam ettirmiştir. Bir ay sonra Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin
de ölümü, devletin kadınların, ağaların ve ehliyetsiz kişilerin
eline geçmesine sebep olmuştur. Bunun en acı misâllerinden birisi,
zaten yetişmemiş olan Padişah’a kanunları çiğneyerek bedava makamlar
elde eden Safranbolu’lu Hüseyin Efendi’nin Hace-i Sultânî olarak
tayin edilmesidir. Cinci Hoca da denmektedir. 1644 yılında Anadolu
Kazaskerliğine kadar yükselmiştir. Buna rikâbdarlıktan II. Vezirliğe
yükselen Yusuf Ağa ve sonradan Paşa’yı da ekleyebilirsiniz. Yusuf
Paşa’nın rüşvet ve hediye düşkünü bir devlet adamı olduğu yönünde
ithamlar vardır.

Aleyhinde olan durum, annesi ve Vâlide Sultân olan Kösem Sultân’ın
varlığıdır. Biraz önce saydığımız olumsuzlukların başında da,
maalesef bu kadın bulunmaktadır. Önceleri, annesinin ihtirasını
bildiği için, Topkapı’dan Eski Saray’a göndererek bu dertten
kurtulmak istemiştir. Ancak muvaffak olduğunu söylemek mümkün
değildir. Maalesef, Kara Mustafa Paşa’dan sonra vezir-i azam olan
Semin Mehmed Paşa da, bu aleyhteki durumu daha da kötüleştiriyordu.


Bütün bunlara rağmen, Katoliklerin zulmünden bıkan yerli Ortodoks
Rumların Venediklilerden rahatsızlığından da istifade edilerek,
1645’de Malta üzerine sefere karar verildi. Serdârlık Kaptan-ı Derya
Yusuf Paşa’ya verildi. 1645 Ağustosunda 45 gün süren Hanya
muhasarası zaferle sonuçlandı. Ancak acele davranıldı ve Osmanlı
ordusu Girit’ten çekildi. 1646 yılında Deli Hüseyin Paşa
serdârlığında 2. Sefer yapıldı, ancak Kandiye fethedilemedi. Ada
ikiye bölünmüştü (1648).

Sultân İbrahim zamanında, Vâlide Sultân kısmen devre dışı bırakılmış
ise de, devlet işlerine kadınların müdahalesi önlenememiştir.
Padişahın aile hayatına düşkünlüğü, onu kadınların avucuna ister
istemez itmiştir. Hakkındaki sefihlik iddiaları doğru değildir. Zira
IV. Murad gibi otoriter; I. Mustafa gibi biçare ve III. Murad gibi
fazla kadına düşkün değildir. Gençliğinde buhranlı bir hayat
yaşaması, diğer sultânlar gibi kendini fazla yetiştirememesi,
Osmanlı neslinin devamı için devamlı kadınlar tarafından özel hayata
teşvik edilmesi, Şeker-pare denilen musâhibeler gibi onu eğlenceye
teşvik eden câriyelerinin fazla oluşu, kadınların bu yakınlıklarını
devletin imkânlarını çarçur etmekte kullanmaları, I. İbrahim’in
cidden eksik olan yönleridir. Hele Telli Haseki başta olmak üzere,
kendi hanımlarına aile fertlerinden daha fazla önem verir hale
gelmesi, işi çığırından çıkarmıştır. Bunların tahriki ile Sultân
İbrahim’de başlayan lüzumsuz samur merakı, bu olumsuzluklardan
sadece biridir.

Önemle ifade edelim ki, bütün bu anlatılanlardan Sultân İbrahim’in
gayr-i meşru bir hayat yaşadığı anlaşılmamalıdır. Zira özel hayata
düşkünlük ile, gayr-i meşru hayat tamamen farklı şeylerdir.
Bütün bu olaylar, devlet idaresinde sıkıntılara yol açmış; israf ve
bunun karşılığında gelirlerin azalması devleti sarsmaya başladı.
Bunlardan biri de, Sivas Valisi Varvar Paşa’nın isyanıdır (1647).
Ocak ağaları yeniden cuntalaşıp devleti soymaya başlayınca, Padişah
bunların haklarından gelmek istedi ise de, olay duyuldu ve ihtilal
çıktı. 1648 Ağustosunda asilerin isteği üzerine Sadrazam Hezar-pâre
Ahmed Paşa azl edildi ve sonra asilerce öldürüldü. Ağaların adamı
olan Sofu Koca Mehmed Paşa, sadrazamlığa getirildi. İhtilâlin
arkasında nâibe-i saltanat olmak isteyen Kösem Sultân vardır.
Şeyhülislâm Abdurrahim Efendi’yi de yanına alan sadrazam tarafından,
Ağustos 1648 tarihinde hal’ edildi ve bir odaya haps olundu. 7
Ağustos 1648’de henüz 7 yaşındaki IV. Mehmed’e, hem şer’-i şerife ve
hem de kanuna aykırı olarak bî’at edildi. Sonra Şeyhülislâmın, “İki
halife bulunduğu zaman, fitneyi önlemek için birini katlediniz”
şeklindeki fetvâsına dayanılarak I. İbrahim hal’inden 11 gün sonra
boğularak şehid edildi.

Zamanındaki sadrazamlar arasında Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Semin
Mehmed Paşa ve Hezâr-pâre Ahmed Paşa’yı; Şeyhülislâmlar arasında
Zekeriya-zâde Yahya Efendi ve Abdurrahim Efendi’yi ve diğer devlet
adamları arasında Kaptan-ı Derya Deli Hüseyin Paşa, Kaptan-ı Derya
Damad Fâzıl Paşa ve Nişancı Ahmed Paşa’yı zikr edebiliriz.

ZEVCELERİ: 1- Hatice Turhan (Tarhân) Vâlide Sultân; Rus asıllı bir
câriyedir ve uzun yıllar nâibe-i saltanatlık yapmıştır. IV.
Mehmed’in annesi. 2- Sâliha Dil-aşûb Vâlide Sultân; II. Süleyman’ın
annesi ve câriye. III. Haseki olduğu sanılıyor. 3- Hatice Muazzez
Sultân; II. Haseki’dir ve II. Ahmed’in annesidir. 4- Hüma Şah Haseki
Sultân (Telli Haseki); Sultân İbrahim’in en çok sevdiği Haseki’si.
Nikâh ile kadınlığa alındı. 5- Ayşe Sultân; 4. Haseki. 6- Mâh-i
Enver Sultân; 5. Haseki. 7-Şivekâr Sultân; 6. veya 7. Haseki.
ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde Mehmed IV. 2-Şehzâde Süleyman II. 3-Şehzâde
Murad. 4-Şehzâde Selim Hân. 5-Şehzâde Osman. 6-Şehzâde Ahmed II.
7-Şehzâde Süleyman. 8-Şehzâde Bâyezid. 9- Fatma Sultân. 10- Ümmü
Gülsüm Sultân. 11- Ayşe Sultân. 12- Gevher Hân Sultân. 13- Kaya
Sultân. 14- Beyhan Sultân. 15- Atîka Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:12 pm

Sultan IV. Mehmed







Osmanlı tahtına, İslâm hukukunun aradığı şartların çoğunluğu
bulunmadan gelen IV. Mehmed, I. İbrahim’in Turhân Hatice Sultân’dan
1642 yılında dünyaya gelmiş ve 7 yaşına basmadan Ağustos 1648’de
Padişah olmuş müstesna bir şahsiyettir. Kendisini devlet işlerinden
uzaklaştırdığı için oğlunun idamına dahi göz yuman Kösem Sultân, 7
yaşındaki torununu tahta geçirmekle, istediğine kavuşmuştur.
Ertuğrul Gâzî, Osman Gâzî ve Kanuni’den sonra en uzun süre tahtta
kalan Osmanlı Padişahıdır ve 39 yıl tahtta kalmıştır. Ava merakı
sebebiyle Avcı Mehmed de denen IV. Mehmed’in saltanat yıllarını dört
safhaya ayırmak icab etmektedir:

Birinci safha, Ağustos 1648-Eylül 1651 yılları arasında, Kösem
Sultân’ın nâibe-i saltanat yani bir nevi padişah yerine padişahlık
yaptığı dönemdir ki, Osmanlı Devleti’nin en acı günlerinden bir
parçadır denilebilir. Zira bu döneme Ağalar Saltanatı da denmiştir.
Çünkü Nâibe-i Saltanat olan Kösem Sultân, işlerini ağalar eliyle
yürütmüştür. Sofu Mehmed Paşa da, kukla bir sadrazam durumundadır.
Başlarını Kara Murad Ağa’nın çektiği ağaların hedefi, servetlerini
arttırmak ve maalesef sefih sayılabilecek derecede hayatlarını
yaşamaktı. Bunları kullanan Kösem Sultân ise, kendisini Eski Saray’a
süren ve hatta idamla tehdit eden I. İbrahim’i tasfiye etmekle,
devleti tek başına idare etme emeline ulaşmış görünüyordu. Sofu
Mehmed Paşa ise, Atabekler ve Veliahdler gibi devleti idare etmek
istedi ise de bu saltanatı, Sipahiler ile Yeniçerilerin Sultânahmed
Meydanında karşı karşıya gelecek kadar isyan etmeleri ile sarsıldı
ve 1649 yılında azledilerek katl olundu. Bunun üzerine, tamamen
usullere aykırı olarak Yeniçeri Ağası Kara Murad Paşa sadrazamlığa
getirildi. Ancak arkasında asıl Vâlide Sultân Turhan Sultân’ın
bulunduğu ve bir nevi halk isyanına dönüşen kargaşa bastırılamıyor
ve Osmanlı Devleti kan kaybediyordu. Daha sonra, sırasıyla Melek
Ahmed Paşa ve Abaza Siyavuş Paşa’nın sadrazam olması da işi
değiştiremedi. Ağalar isyanı devam ediyordu. Kösem Sultân’ın IV.
Mehmed’i öldürüp yerine Şehzâde Süleyman’ı getirmek istemesi, sonunu
getirdi ve 1651 yılının bir Eylül gecesi Kösem Sultân öldürüldü.
İçeride bu ihtilâllerin yaşanması, Girit’te devam eden savaşa
yardımı da engelliyordu. Böylece birinci dönem atlatıldı. IV. Mehmed
sadece olan bitenleri seyrediyordu.

İkinci safha, Eylül 1651-Eylül 1656 tarihleri arasındaki IV.
Mehmed’in annesi olan Turhan Hatice Sultân’ın Nâibe-i Saltanat
olduğu dönemdir. Devletin hazinesini soyan ağalar saltanatına son
verildi ve 39 ağa yakalanarak idam edildi. Tamamen iflas noktasına
gelen devlet hazinesine bir ayar verilmek üzere, malî konularda tam
yetkili olmak şartıyla, 1652 yılının Haziran ayında Tarhuncu Ahmed
Paşa sadarete getirildi. Tarhuncu Lâyihası diye meşhur olan
bütçesini hazırladı. Dertlere çare olamayınca, 1656 yılına kadar
10’a yakın sadrazam değiştirildi. Devleti, Baş Mimar Kasım Ağa, Koçi
Bey, Solak-zâde, Şâmî-zâde Mehmed Efendi ve lalası İbrahim Ağa
müşavirliğinde Turhan Sultân idare ediyordu. Ancak devlet, şîrazeden
çıkmıştı ve dış baskılar da artıyordu. Tecrübeli müşâvirlerinin
şiddetli tavsiyeleri ile, devleti tek başına idare etmek ve Vâlide
Sultân işe karışmamak şartıyla, tecrübeli ve yaşlı vezir Köprülü
Mehmed Paşa, Eylül 1656’da sadrazamlık makamına getirildi. Artık
Köprülü’ler devri başlıyordu. Bu ikinci safhada tek müessir olan
Vâlide Sultân’dır. Yani bir nevi Osmanlı Padişahlığı makamında
Padişah’ın annesi oturmaktadır. Ancak Turhan Sultân, devleti Köprülü
ailesi gibi asil bir aileye teslim etmekle, kendisiyle birlikte
Osmanlı tarihindeki kadınlar saltanatına son vermiştir.

Üçüncü safha, Osmanlı Devleti’ne rahat bir nefes aldırtan
Köprülü’ler devridir (Eylül 1656-Ekim 1676). Bu dönemde aynı aileden
iki sadrazam iktidara gelmiştir. Köprülü Mehmed Paşa (1656-1661) ve
oğlu Fâzıl Ahmed Paşa (1661-1676). IV. Murad’ı kendine model alan
Köprülü Mehmed Paşa, Kanuni devrini yeniden yaşatmıştır denilebilir.
Makam korkusuyla Girit Serdârı Gâzî Hüseyin Paşa’yı idam ettirmesi
hatalı bir hareket olarak kabul edilmektedir. Ancak sonradan
yaptıkları bunu telafi etmiştir. Köprülü Mehmed Paşa, evvela isyan
eden Erdel Prensinin üzerine yürüdü ve Balkanlarda önemli başarılara
imza attı. Uyvar fethedildi ve Erdel Osmanlı Devleti’ne bağlandı.
(1658). Arkasından Anadolu’da Beylerbeyilerin de desteklediği ve
tamamen sadrazamı hedef alan yeni bir Celâlî İsyanı başlamıştı. 31
paşanın idamıyla sonuçlanan bu isyanı bastırdı ve Anadolu’da Celâli
isyanlarının sonunu getirdi. 1659’da Kırım Tatarları ile birlikte
Rus ordusunu dağıttı. Onun döneminde 1661 Temmuz’unda İstanbul’un
üçte birini yakan büyük yangın yaşandı ve beş yıllık sadaretten
sonra Ekim 1661’de Edirne’de vefat etti.

Yerine geçerek 26 yaşında sadrazam olan oğlu Fâzıl Ahmed Paşa da,
babasının başarılarını sürdürdü. 1663’de Almanlara karşı açılan harp
1664 yılının Ağustos Ayında Vasvar Andlaşması ile sona erdi.
Zitvatorok Andlaşmasının tekrarı mahiyetindeydi. Fâzıl Ahmed Paşa
döneminde başarılan işlerden biri de yıllardır devam eden Girit
seferinin sona ermesi ve Girit’in fethedilmesiydi (1670). Bunu,
Ukrayna meselesi yüzünden çıkan Polonya Harbi takip etti (1670). IV.
Mehmed’in de katıldığı bu Lehistan seferinde, 1672 yılında Kamaniçe
Kalesi feth edilince, Varşova’da panik başladı ve aynı yıl barış
andlaşması imzalandı. Bu barış tekrar bozuldu ve 16767 yılında
imzalanan nihâî andlaşma ile sulh uzun yıllar devam etti. Aynı yıl
Fâzıl Ahmed Paşa vefat etti.

Dördüncü safha, 1676-1683 yılları arasında devam eden Merzifonlu
Kara Mustafa Paşa devridir. Köprülü’lerden sonra sadrazamlığa
getirilen bu büyük devlet adamı, ilk problem olarak Ukrayna yüzünden
patlak veren Rusya Savaşı ile meşgul oldu. 1677 yılında Çehrin’deki
zor kuşatmada netice elde edilemeyince, IV. Mehmed ve sadrazamı 1.
Rusya seferi için 1678 yılında yola çıktılar. I. Rusya seferi, 1680
yılında Çehrin’in alınması ile zaferle sona erdi ve bunu aynı yıl
başlayan 2. Rusya Seferi takip ettiyse de, bu da 1681 yılında
imzalanan Edirne Andlaşması ile tamamlanmış oldu. Bu gelişmeler,
Osmanlı Devleti için büyük bir itibar kazanılmasına vesile oldu.
Bundan rahatsız olan ve tecavüzlere başlayan Almanlara da 1683
yılında harp ilan edildi ve IV. Mehmed’in de katıldığı bu sefer,
Osmanlı Devlet ricalinin ikiye ayrılmasıyla sonuçlandı. Merzifonlu
Kara Mustafa Paşa, Almanya’nın taht şehri olan Viyana’nın alınmasını
teklif ederken, başını Kırım Hanı Murad Giray’ın çektiği diğer
devlet ricali, zaten ayağa kalkmış olan Avrupa’nın Almanya’nın
yanında yer alacağını belirterek, sadece Yanıkkale’nın alınmasıyla
yetinilmesini savunuyordu. Kara Mustafa Paşa’nın fikri ağır bastı ve
onun serdârlığındaki Osmanlı ordusu 12 Eylül 1683 tarihinde Viyana
önlerinde müttefik haçlı seferleriyle karşı karşıya geldiler.
Maalesef, Kırım Hanı Murad Giray, şahsî sebeplerle ve neticeyi
düşünmeyerek ihanet etti ve Türklerin elindeki Tuna Köprüsünden
düşman askerlerinin geçişini uzaktan seyretti. Neticede 11 Eylül
1683 tarihinde beklenen hezimet geldi ve Osmanlı ordusu binlerce
şehid vererek ve çok kıymetli hazinelerini kaybederek geri çekilmeye
mecbur oldu. Bu, Osmanlı tarihinin en ağır mağlubiyeti idi. Bu
mağlubiyette, askerin sefih hayatının ve eski Osmanlı ordusunun
olmayışının da büyük etkisi vardı.

Viyana bozgunu, Kanuni’den beri gelip giden duraklama devrini resmen
başlatmış oldu. Artık 1071’den beri devam eden Müslüman Türk
Milletinin cihad zaferleri sona eriyor ve Avrupa galebe çalmaya
başlıyordu.

Bu arada devletin rükn-i azamı denilen Turhan Sultân Temmuz 1683’de
vefat etmişti. Aralık 1683 tarihinde IV. Mehmed aleyhteki tahriklere
dayanamayarak istikametli sadrazamı azletti ve 50 yaşını doldurmadan
idam sehpasına yollandı. Artık Osmanlı tarihinde kaht-ı ricâl devri
başlıyordu. Viyana bozgunu ile Karlofça Andlaşması (1699) arasında
geçen 15 yıl Osmanlı Devleti için felâket seneleri oldu.
Venediklilerin ve Almanların başını çektiği haçlı kuvvetleri fırsatı
ganimet bilerek, 1684 yılında Osmanlı Devleti’ne harp ilan ettiler.
Sadrazam Kara İbrahim Paşa’nın beceriksiz idaresindeki Osmanlı
orduları, zafere koşamıyor ve maalesef Eylül 1686’da Budin
düşüyordu. Osmanlı kuvvetleri Budin’i çok iyi müdafaa ediyordu,
ancak Budin’de büyük kayıplar vermelerine rağmen yeniden toparlanan
haçlı orduları, 160 yıl önce perişan oldukları Mohaç Meydanında
Osmanlı ordusunu geriye çekilmeye mecbur ediyorlardı.

Liyakatsiz devlet adamlarının elinde perişan olan devletin hali IV.
Mehmed’i hasta etmişti. Köprülü ailesini iktidardan düşürdüğü için
Padişah’dan rahatsız olan Köprülü-zâde Fâzıl Mustafa Paşa ve benzeri
devlet adamlarının gayretleriyle Kasım 1687 yılında hal’ edildi ve
ancak idam olunmadı. Yerine II. Süleyman tahta geçirildi. Hal’inden
5 yıl sonra Edirne Sarayı’nda Ocak 1693 tarihinde vefat etti.

Kendisine Avcı Mehmed lakabını verdirten av ibtilâsı dışında, hiç
bir kötü alışkanlığı yoktu. İçkiyi Osmanlı ülkesinde şiddetle
yasaklamıştı. Kahvehâneleri kapatmıştı. Kendisi beş vakit namazını
cemaatle kılıyordu. Kısa bir süre tahsil görebildiği için diğer
Osmanlı Padişahları gibi âlim değildi.

ZEVCELERİ: 1- Meh-pâre Emetüllah Râbi‘a Gülnûş Vâlide Sultân; Gülnûş
Sultân diye bilinir. Giritli bir ailenin kızıdır. II. Mustafa ve III.
Ahmed’in annesidir. 2- Afife Kadın. 3- Gülnâr Kadın. 4- Kâniye
Haseki. 5- Siyavuş Haseki. ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde Sultân Mustafa II.
2-Şehzâde Sultân Ahmed III. 3-Şehzâde Bâyezid. 4-Şehzâde İbrahim.
5-Şehzâde Süleyman. 6- Fatma Sultân. 7- Hatice Sultân. 8- Emetüllah
Küçük Sultân. 9- Fatma Sultân. 10- Ümmî Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:13 pm

Sultan II. Süleyman






II. Süleyman, Sultân I. İbrahim’in Hasekisi Sâliha Dil-âşûb Vâlide
Sultân’dan 1642 yılında dünyaya gelen ikinci oğludur. Osmanlı
tarihçileri II. Süleyman ve Avrupalı tarihçiler ise, III. Süleyman
derler. Çünkü I. Süleyman, Osmanlı tarihçilerinin Emir Süleyman
dediği Yıldırım’ın oğludur. Hocaları Arabzâde Abdülvehhâb Efendi ve
Celvetî Şeyhi Atpazarî Osman Fâzıl Efendi’den ciddi bir eğitim
görmesine rağmen, yaşadığı kafes hayatının etkisiyle, eski Osmanlı
Padişahlarını andıran bir şahsiyeti yoktu. 1687 yılında isyancıların
IV. Mehmed’i tahttan indirmesiyle Padişah olmuştur. Padişah
olduğunda Osmanlı Devleti, içte ve dışta buhranlı günler
yaşamaktaydı.

İçerde devletin yaya kuvvetleri olan yeniçeriler ve süvari
kuvvetleri olan sipahiler, bir kısım devlet adamlarının görevden
alınması bahanesiyle isyan halindeydiler. Kasım 1687’den Mart 1688’e
kadar 4 ay süren zorbaların isyan hareketleri neticesinde, Sadrazam
Siyavuş Paşa katledildiği gibi, zorbacı başı Hacı Ali Yeniçeri
Ağalığına, Tekeli Ahmed ve Deli Pîrî gibi bazı zorba başları da
istedikleri makamlara tayin edildiler.

İçerideki bu kargaşayı fırsat bilen düşman da dört cepheden Osmanlı
Devleti’ne saldırıyordu. Avusturya, Almanya, Venedik ve Ruslar
dörtlü müttefikler halinde Osmanlı topraklarına saldırıyorlardı. Her
sene bir sadrazam ve serdâr değişikliğine gidiyordu. Macaristan’da
kan gövdeyi götürüyor ve General Caraffa eyâlet merkezi Eğri’yi
1687’nin son ayında teslim alıyordu. Almanlar, Müslüman bir şehir
olan Eğri’yi her şeyiyle Hıristiyan bir şehir haline getirdi ve
yüzlerce cami harap edildi. Aynı yıl Venediklilerin güçlü kumandanı
Morosini de, Mora’yı Osmanlı kuvvetlerinin elinden alıyordu.
Avusturya cephesi kumandanı Yeğen Osman Paşa ile sadrazam İsmail
Paşa arasındaki kavgalardan istifade eden Avusturya (Nemçe)
kuvvetleri 1688 Eylül’ünde Belgrad’ı zapt ettiler. 100’ün üzerinde
cami kiliseye çevrildi.

Polonya (Lehistan) ve Rusya cephelerinde ise, kara gün dostu Kırım
Hanı Selim Giray’ın kahramanlıklarıyla zafer Osmanlı Devleti’nin
elindeydi. Avusturya’nın sulha yanaşmaması ve diğer haçlı
kuvvetlerinin de onlara destek çıkması üzerine Padişah sefere çıktı.
Ancak Sofya’ya kadar gelen Padişah, serdâr Recep Paşa’nın
mağlubiyeti, orduda isyan belirtilerinin başlaması ve de Niş’in
düşmesi üzerine, geri döndü.

II. Süleyman, bütün bu sıkıntılar karşısında, Şeyhülislâm Debbağ-zâde
Mehmed Efendi’nin tavsiyeleriyle Köprülü-zâde Fâzıl Mustafa Paşa’yı,
ağalar işlere karışmamak şartıyla sadrazamlığa getirdi (Ekim 1689).
Sadrazam’ın ilk icraatı, yersiz bazı vergileri kaldırarak re’âyâyı
memnun etmek oldu. Arkasından kendisi cepheye gitmek istediğinden,
kendisi cephede iken Sultân’a etki edecek bütün ağaları devreden
çıkarmak oldu. Nisan 1690’da Kanije’nin düşmesi haberi gelmesine
rağmen, sancağı alarak Avusturya cephesine koşan Fâzıl Mustafa Paşa,
Eylül 1690’da Semendire’yi ve Kasım 1690’da ise Belgrad’ı geri aldı.
İstanbul’a geldiğinde Padişah bizzat karşıladı ve sevincini
belirtti. Bu arada fitne ateşi sönmüyordu. Padişah’ın hastalığından
ve sadrazamın yaptıklarından rahatsız olan bazı çevreler, ısrarla
saltanatta değişiklik istiyorlardı. II. Almanya seferine çıkmak
üzere Edirne’ye gelen II. Süleyman burada vefat etti. Yerine
sadrazamın da tesiriyle küçük kardeşi II. Ahmed getirildi.

Zevceleri şunlardır: 1- Hatice Haseki; Baş Kadın 2- Behzâd Haseki.
3- İvaz Haseki. 4- Sülün Haseki. 5-Şeh-süvâr Haseki. 6- Zeyneb
Haseki. Çocukları yoktur. Zira şehzadeliğinde çocuk sahibi olmasına
müsaade edilmemiş ve padişahlığında da çocuğu olmamıştır. Aslında
gençliğinde iyi bir eğitim alan II. Süleyman, aynı zamanda meşhur
bir hattat idi. Müstakim bir padişah olan II. Süleyman, ömründe bir
tek vakit namazını terk etmemiştir. Şer’-i şerife aykırı tek bir
hali görülmemiş ve kimseye de kızmamıştır
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:13 pm

Sultan II. Ahmed







II. Ahmed, I. İbrahim’in 3. Oğludur ve Hatice Mu’azzez Haseki’den
1643 yılında dünyaya gelmiş olup, IV. Mehmed ve II. Süleyman’ın
küçüğüdür. Köprülü’nün etkisiyle padişah olduğu ve Haziran 1691’de
tahta oturduğu bilinmektedir.

Tahta çıktığında sadrazam Fâzıl Mustafa Paşa, II. Almanya seferi
için Sofya’ya ulaşmak üzereydi. Burada Padişah’ın mührü ile samur
kürkü aldı ve sefere devam etti. Baden markisi Ludwig’in
kumandasındaki imparatorluk kuvvetleri ile Osmanlı kuvvetleri
Salankamen’de bir araya geldi. Ancak bazı Osmanlı kurmaylarının
Kırım ordusunu beklemeden serdarı taarruza erken başlamaya ikna
etmeleri, hem Fâzıl Mustafa Paşa’nın şehid olmasını ve hem de
ordunun mağlubiyetini netice verdi (Ağustos 1691). Saadet Giray
Han’ın beceriksizliği ve Osmanlı kurmaylarının aceleciliği, hazır
bir zaferi elden kaçırmıştı.

Köprülü-zâde’nin yerine vasıfsız bir devlet adamı olan Arabacı Hoca
Kadı Ali Paşa sadrazam yapıldı ve Almanya cephesi serdarlığına da
yaşlı vezirlerden Koca Halil Paşa getirildi. 1691’e kadar devam eden
savaşta Almanlar bazı yenilgilere maruz kalınca, Türkçe’yi iyi bilen
Kont Marsigli’yi sulh için gönderdiler ise de, anlaşma sağlanamadı.


Venedikliler de boş durmuyordu. Papalık ve Floransa’nın desteğiyle
Girid’e kadar gelip Hanya’yı kuşattılarsa da, Ağustos 1692 yılında
büyük kayıplarla çekilmek zorunda kaldılar. Bu arada sadrazam
Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa’nın serdar-ı ekrem olarak sefere
çıkması, Belgrad’ı kuşatan Alman kuvvetlerinin Cafer Paşa tarafından
perişan edilmesi ve Kırım Hanı Selim Giray’ın Erdel’e girmesi,
Osmanlı kuvvetlerini epeyce ümitlendirdi. Ancak haçlı kuvvetlerini
arkasına alan Venediklilerin Eylül 1694’de Sakız Adasını teslim
almaları İstanbul’u endişeye düşürdü. Bu sıkıntıya dayanamayan II.
Ahmed, Sakız’ın geri alınışını göremeden Edirne’de Şubat 1695
yılında vefat etti. 52 yaşındaydı. Bizzat kendisinin yazdığı
Kur’ân’ı ve hatıra defteri ile meşhur olan II. Ahmed, Arapça ve
Farsça’ya mükemmel denecek kadar vâkıftı. Devlet meseleleri ile
diğer iki ağabeyinden daha ilgiliydi.
Tek bir kadın efendisi bilinmektedir ki, Râbi‘a Haseki Sultân’dır ve
Haseki Sultân diye anılmaktadır. Çocukları ise şunlardır: 1- Âsiye
Sultân. 2- Hatice Sultân. 3- Âtika Sultân. 4-Şehzâde Selim.
5-Şehzâde Abdullah. 6-Şehzâde Sultân İbrahim Hân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:13 pm

Sultan II. Mustafa







Sultân II. Mustafa, IV. Mehmed’in Emetüllah Gülnûş Sultân’dan 1664
yılında dünyaya gelen oğludur. Amcası II. Ahmed’in vefatının duyar
duymaz, Edirne’deki Veliahd Dâiresinden Hünkâr Dâiresine gelerek
tahta oturmuş ve kendisine bî’at etmeleri için devlet adamlarını
çağırmıştır (Şubat 1695). IV. Murad’dan sonra gelen Osmanlı
Padişahları içinde en liyakatlisi, en âlimi ve en kültürlüsü idi.
Vâlide Sultân’ın da devlet işlerine karışmayarak kendini hayır
hizmetlerine vermesi onun için iyi bir imkândı. Sakız Adasının
geriye alınışını göremeden vefat eden amcasının intikamını,
kalyonlar kaptanı Mezomorta Hüseyin Paşa eliyle tahta çıktığı ay
aldı ve Sakız Adasından Venediklileri kovdu. II. Mustafa'nın ilk
icraatı Elmas Mehmed Paşa'yı sadrazamlığa ve hocası eski Şeyhülislâm
Feyzullah Efendi'yi de Şeyhülislâmlığa getirmek oldu.

Bazı devlet erkânının karşı çıkmasına rağmen Avusturya üzerine
çıktığı 1. Seferde, Lipve, Lügoş ve Şebeş Kaleleri feth olunarak
Temeşvar’a kadar gelindi (Aralık 1695). Çevresindekilerin ısrarıyla
İstanbul’a dönüldü. Ancak düşman durmuyordu. Açık denizlere inmeyi
hedef edinen Rus Çarı Büyük Petro, Azak önüne kadar geldi. Osmanlı
ordusunun kahramanca müdafaasına ve Çar Petro’yu geri çekilmeye
mecbur bırakmalarına rağmen, 1 yıl sonra tekrar hücum etti ve Azak,
Ruslar tarafından işgal edildi. Bu işgal İstanbul’u hüzne gark etti.
Nisan 1696 yılında II. Mustafa 2. Sefer-i Hümâyuna çıktı ve Olaş
Meydan Muharebesinde Avusturya Kralı Kral Elektör yenildi ve kaçtı.
Bu zaferin ardından II. Mustafa tekrar Edirne’ye döndü.

Ancak II. Mustafa’nın katıldığı 3. Avusturya seferinde, karşısında
Savoie prensi Mareşal Eugen vardı. Kara Mustafa Paşa ile Viyana
önünde genç bir subay olarak savaşan bu komutanın komutasındaki
Avusturya kuvvetleri, Macaristan’ın güneyinde yer alan Zenta’da
Osmanlı ordusu ile karşılaştı. Maalesef Eylül 1697 yılında Padişahın
baş komutan olduğu bir Osmanlı ordusu, tarihinde ilk defa, 15.000’e
yakın şehid vererek ve Padişah’ın canını da zor kurtararak
mağlubiyet acısını tattı. Hatta bu zaferin şımarıklığı ile aynı
prens bir ay sonra Bosnasaray’a hücum etti ve burayı harabeye
çevirdi.

İslâm âlemi, İran da dahil olmak üzere, Osmanlı ordusunun bu
mağlubiyeti sebebiyle kan ağlıyordu. Ancak düşman da kendinden emin
değildi. Venedikliler, Hanya’yı muhasara altına almalarına ve
Bosna-Hersek cephesinde Osmanlı Devleti’ni rahatsız etmelerine
rağmen, Mora’yı kaybedecekleri korkusuyla Viyana’yı sulh için teşvik
ediyorlardı. Lehistan bütün gayretiyle Kamaniçe’yi almak için
uğraşıyordı. Ruslar ise, Azak Kalesini almakla yetinmiyorlar ve açık
denize inmek için daha da ileri gidiyorlardı. İşte böyle bir havada,
Osmanlı Sadrazamı Amca-zâde Hüseyin Paşa ve Reisül-Küttâb (Dışişleri
Bakanı) Râmi Mehmed Efendi’nin gayretleriyle, Belgrad’ın 65 km
kuzeybatısında yer alan Karlofça’da, Avrupa’daki üstünlüğün Osmanlı
Devleti’nden Avrupalı Devletlere geçtiğini ortaya koyan ve Osmanlı
Devleti’nin gerileme devrini başlatan ilk andlaşma imzalandı (Karlofça
Andlaşması, 26.01.1699). Andlaşma Avusturya, Venedik ve Polonya ile
devam eden 15 yıllık ve Rusya ile devam eden 9 yıllık savaşa son
veriyordu; ancak Macaristan tamamen Avusturya’ya; Mora
Venediklilere, Kamaniçe merkezli Podolya Eyâleti Lehlere ve 1700
yılında yapılan ilave İstanbul Andlaşması ile de Azak Ruslara teslim
ediliyordu. Karadeniz Osmanlı Gölü olmaktan çıkmış ve Avrupa’daki
hâkimiyet tamamen kaybedilmişti. Üç devletle 25 yıllık sulh
andlaşması imzalanırken Rusya ile sadece üç yıllık mütâreke
imzalanmıştı. Bunu İstanbul Andlaşması tamamlamıştır. Osmanlı
Padişahı artık Avrupalı devlet başkanlarına sen değil, siz
diyecekti. Buna rağmen 15 yıldır devam eden felâket yılları da sona
ermişti.


Savaş sıkıntılarından kurtulan Osmanlı idaresi, iç problemleri
çözebilmek için bir dizi reforma girişti. Yeni sınırlar kontrol
altına alındı. Devletin müesseseleri yeniden tanzim olunmaya
başlandı. Devlet idaresinde Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin etkisi
görülmeye başlandı. Onun tezkiyesiyle sulh andlaşmasının mürahhası
Rami Efendi, önce vezirliğe ve sonra da sadrazamlığa getirildi.
Fakat onun da Feyzullah Efendi ile arası açıldı; azli için uğraştı,
ancak muvaffak olamadı. Feyzullah Efendi, âlim, müstakim ve değerli
bir insan olmasına rağmen, yakınlarını devlet idaresinde belli
makamlara getirmesi ve bu noktadaki hırsı onu milletin gözünden
düşürdü. Divan-ı Hümâyun, bir nevi Feyzullah-zâdeler Divanı haline
geldi. Padişah’ın yarım asırdır İstanbul yerine Edirne’de oturması
da merkezde bazı rahatsızlıklar meydana getiriyordu. Bu iki temel
sebep 1. Edirne Vak’ası diye bilinen ayaklanmanın meydana gelmesine
sebep oldu. İstanbul'da kıyam eden 200 kadar cebeci Edirne'ye
gelinceye kadar 80.000'i buldular ve Ağustos 1703 tarihinde
Padişah’ı tahttan indirdiler. Aksi sesler duyulsa da kardeşi III.
Ahmed’i tahta geçirdiler. II. Mustafa ise, hal’ından 4 ay sonra
kederinden vefat etti.

Hocaları Hafız Osman Efendi, Feyzullah Efendi ve Hoca-zâde Mehmed
Efendi gibi âlimlerden ders alarak yetişen II. Mustafa, hattât, şair
ve büyük bir İslâm âlimi idi. Fiilen sefere çıkan son Osmanlı
Padişahı oldu. Hal’ edilmesinin baş sebeplerinden olan Şeyhülislâm
Feyzullah Efendi ise, çok büyük hakaretlere maruz bırakıldıktan
sonra katl olunmuş ve cesedi de Tunca Nehrine atılmıştır (Eylül
1703).

Osmanlı hareminde beraber karı-koca hayatı yaşadıkları ve ancak
genellikle çocuk sahibi olmadıkları câriyeler demek olan ikbal
müessesesi, II. Mustafa’dan itibaren başlamıştır. İkballer çocuk
doğurdukları zaman çoğunlukla Kadın Efendi olmuşlar ve bazan da
nikâh akdi ile zevce haline getirilmişlerdir.

Osmanlı Devleti, bütün bu menfiliklere rağmen, yine de dünyada bir
numaralı güçlü devlet idi ve onu yine Müslüman bir devlet olan
Timuroğullarının Hindistan’da devam ettirdikleri devlet takip
ediyordu.

ZEVCELERİ: KADIN EFENDİLERİ: 1- Âlî-cenâb Baş Haseki. 2-Şeh-süvâr
Vâlide Sultân; 4. Haseki ve III. Osman’ın annesi. 3- Sâliha Sebkatî
Vâlide Sultân; Câriyelerden ve I. Mahmûd’un annesi. 4- Hümâ Şah
Haseki. 5- Afîfe Haseki. 6- Hatice Haseki. İKBALLERİ: 7- Hafsa
Sultân; Üçüncü Haseki olduğu söyleniyorsa da Kadın Efendi olması
kuvvetle muhtemeldir. 8- Hanife Hâtun; İkinci veya Üçüncü İkbaldir.
9- Fatma Şahin Hâtûn. ÇOCUKLARI: 1-Şehzâde Sultân Mahmûd I.
2-Şehzâde Sultân Osman III. 3-Şehzâde Murad. 4-Şehzâde Mehmed.
5-Şehzâde Süleyman. 6-Şehzâde Hüseyin. 7-Şehzâde Selim. 8-Şehzâde
Ali. 9- Safiyye Sultân. 10- Ayşe Sultân. 11- Emetüllah Sultân.
12-Şehzâde Hasan Hân. 13- Zeyneb Sultân. 14- Rukıyye Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:14 pm

Sultan III. Ahmed







III. Ahmed, IV. Mehmed’in 1674 yılında yine Emetüllah Gülnûş
Sultân’dan dünyaya gelen ikinci oğludur. Ağabeyi ile âhenk içinde 9
yıla yakın veliahd olarak hayatını devam ettirmiştir. Ağabeyi kadar
olmasa dahi, hattât, şâir ve müziğe meyli bulunan kültürlü bir
padişahtır. Birinci Edirne Vak’ası’ından hemen sonra yani 1703’ün
Ağustos ayında, Hânedân-ı Âl-i Osman aleyhine sözlerin dahi
söylendiği bir havada, Şeyhülislâmın ısrarıyla tahta geçirilmiştir.
III. Ahmed dönemini ana hatlarıyla şöylece özetlemek mümkündür:

Birinci Saltanat Devresi (1703-1718): 1703-1711 tarihleri arasındaki
ilk yıllarında, önce iç huzuru sağlamaya çalışmış ve Edirne
Vak’asının failleri teker teker cezalandırılmıştır. Sokullu veya
Köprülü gibi dirâyetli bir sadrazam arayışındaydı ve kendisini tahta
getirenlerin etkilerinin farkındaydı. Çok sayıda sadrazam
değişikliğinden sonra Silâhdâr Dâmâd Çorlulu Ali Paşa’da karar kıldı
ve devlet işlerini önemli ölçüde 4 yıl kadar ona havale etti.

Bu arada Avrupa’da İsveç Kralı Carl’ın Deli Petro’ya yenilip sonra
da Osmanlı topraklarına sığınması, Osmanlı Devleti ile Rusya
arasında Nisan 1711’de harp başlamasına sebep oldu. Prut Seferi diye
tarihe geçen bu savaşta Osmanlı ordularının komutanı sadrazam
Baltacı Mehmed Paşa Serdâr-ı Ekremliğe tayin edildi. Çar, mağlup
olacağını anlayınca, Başbakan Baron Şafirov vasıtasıyla çok değerli
mücevherlerini hediye gönderdi ve sulh andlaşması yapılmasını
arzuladı. İsveç Kralı ve Kırım Hanı Devlet Giray’ın farklı
kanaatlerini dinlemeyen ve müşâvirlerinin tesiri altında kalan
Baltacı Mehmed Paşa, çok cazip şartlarla sulh akdi yaptı ve muzaffer
bir komutan olarak İstanbul’a gelmek üzere yola çıktı (Prut
Muâhedenâmesi, Temmuz 1711). Bu hadise üzerine muhâlifleri, Baltacı
Mehmed Paşa aleyhinde her türlü iftirayı yapmaya ve Padişah’ı
etkilemeye başladılar. Neticede Kasım 1711'de Edirne'de iken azil
haberi geldi. Sonradan Deli Petro sözünde durmayınca, yeni bir savaş
başlamadan bitti ve Şehid Ali Paşa’nın 1713’de imzaladığı Edirne
Andlaşması ile Karlofça’da verilen yerler Rusya’dan geri alındı.

Sadrazam Silâhdâr Ali Paşa’nın, Karlofça’da verilenler Rusya’dan
alındığı gibi, Venedik ve Avusturya’dan da alınması gerekir
şeklindeki düşüncesi ve Venedik’in Karadağlı âsileri himaye etmesi,
aradan geçen 15 yıldan sonra 1714 yılında Venedik’e harp ilan
edilmesine sebep oldu. Avusturya’nın da Venedik’i desteklemesi
üzerine, maalesef Damad Ali Paşa’nın şehid olmasıyla sonuçlanan bir
mağlubiyet alındı (1716). Bir sene sonra yani 1717 yılında Belgrad
düşünce, 1718 tarihli Pasarofça Muâhedenâmesi ile savaşa son
verildi. Artık yeni bir dönem başlıyordu ve III. Ahmed’in 15 yıl
süren birinci saltanat devresi sona eriyordu.

İkinci Saltanat Devresi = Lale Devri: Mayıs 1718’de sadrazamlığa
getirilen Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı ile
başlayan ve 1730 yılına kadar devam eden devreye Lale Devri diyoruz.
1723’de başlayan İran Savaşları bu dönemin 1730’da tamamen sona
ermesine sebep olmuştur. Her çeşit kültür faaliyetlerinin arttığı,
Matbaanın tam olarak hizmet vermeğe başladığı ve harpten ziyade
sulh, sükûn ve de eğlencenin hâkim olduğu bu dönem, Osmanlı tarihi
için ayrı bir sayfadır. Maalesef ihtiva ettiği bazı gayr-i meşru
sayfalar sebebiyle bu huzur devam edememiştir. Rusya’nın İran’a
girmesi ve Osmanlı Devleti’nin de bu duruma müdahale mecburiyetinin
bulunması, 7 sene sürecek olan İran Savaşlarını başlattı.
Köprülü-zâde Abdullah Paşa’nın Tebriz’i fethetmesi ve İran’a ait beş
eyâletin Osmanlı Devleti’ne ilhak edilmesi, Ekim 1727’de yapılan
Hemedân Andlaşması ile Sünnî olan Eşref Şah Üveysî tarafından kabul
edildi. Ancak Şi’î olan Nâdir Hân’ın bunları kabul etmeyerek bazı
yerleri Osmanlı Devleti’nden geri alması, savaşı yeniden başlattı.
Padişah ile sadrazamın İran Seferini 1723 baharına erteleme arzuları
tepkiyle karşılandı.

Damad İbrahim Paşa’nın aleyhindeki bu rüzgar, kendi yakınlarına
devletin bazı makamlarını ve menfaatlerini peşkeş çekmesi de ilave
edilince, daha da arttı ve bu durum yeniçerileri azdırdı. Bir
bahriye neferi olan Patrona Halil’in başını çektiği bu isyan
hareketi, tarihin en kötü isyanı olacak şekilde genişledi. Yağmalar,
hapishanelerdeki tutukluları serbest bırakarak silahlandırmalar ve
ev baskınları artınca, asilerin Padişah’dan kellelerini istedikleri
Damad İbrahim Paşa ve yakınlarından olan bazı paşalar idam
edildiler. 1 Ekim 1730 günü, âsiler bununla da yetinmeyip Padişah’ın
görevden ayrılmasını istediler ve gerçekten III. Ahmed’i o gece
biraderi II. Mustafa’nın oğlu Sultân Mahmûd’u tahta davet ederek
kendisinin feragat ettiğini açıklamak mecburiyetinde bıraktılar. III.
Ahmed, ailesi ile birlikte Topkapı Sarayındaki dairelerinde 5 küsur
yıl daha yaşadı ve 62 yaşında iken Temmuz 1736 tarihinde vefat etti.
Az da olsa İslâma aykırı olan fiiller, bir huzur dönemini daha sona
erdiriyordu.

ZEVCELERİ: (III. Ahmed’in hanımlarının sayısı bazı tarihçilere göre
13’ü ve bazılarına göre de 18’i bulmuştur. Biz, Kadın Efendileri ile
birlikte 18 Hanım'ını tesbit edebildik.). KADIN EFENDİLERİ: 1-
Emetüllah Baş Kadın. Baş Haseki. 2- Rukıyye İkinci Kadın. 3- Emîne
Mihrişah İkinci Kadın; III. Mustafa’nın annesi. 4- Hatice İkinci
Kadın. 5- Râbi‘a Şermi Kadın. 6- Zeyneb Kadın. 7- Emîne Musalli
Kadın. 8- Hanife Kadın. 9- Gülşen Kadın. 10- Ümmü Gülsüm Kadın. 11-
Hürrem Kadın. 12- Meylî Kadın. 13- Fatma HümâŞah Kadın. 14- Nijad
Kadın. 15- Nazîfe Kadın. İKBALLERİ: 16-Şâyeste Sultân. 17-Ayşe
Hanım; İkinci veya Üçüncü İkbaldir. 18 -Hâtem Hâtûn.

ÇOCUKLARI: (III. Ahmed, Osmanlı Padişahları arasında en çok kadınla
evlenen devlet adamlarındandır ve bir kısım tarihçilere göre
çocuklarının sayısı 50’yi bulmaktadır. Biz sadece bilinen ve meşhur
olanlarını zikrettik.). 1-Şehzâde Mehmed. 2-Şehzâde Abdülmelik.
3-Şehzâde Murad. 4-Şehzâde Mehmed Hân. 5-Şehzâde Süleyman Hân.
6-Şehzâde Mustafa III. 7-Şehzâde Selim. 8-Şehzâde Ali. 9- Fatma
Sultân. 10- Âtike Sultân. 11- Zeyneb Sultân. 12-Şehzâde Bâyezid Hân.
13- Ümmü Gülsüm Sultân. 14- Sâliha Sultân. 15- Ayşe Sultân; 16-
Hatice Sultân; 17- Nazife Sultân; 18- Esmâ Sultân; 19- Zübeyde
Sultân; 20-Şehzâde Sultân Nu‘man Hân; 21-Şehzâde İbrahim; 22-
Abdülhamid I; 23-Şehzâde Seyfeddin; 24- Emetüllah Sultân; 25- Ayşe
Sultân (Küçük); 26- Emine Sultân .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serkan_Baskan
ViP Üye
ViP Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Paylaşımcı Puanı : 185
Kayıt tarihi : 19/04/09

MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   Paz Nis. 19, 2009 6:15 pm

Sultan I. Mahmûd







II. Mustafa’nın Sâliha Sebkatî Sultân’dan 1696 yılında dünyaya gelen
oğludur. 2 Ekim 1730 tarihinde III. Ahmed’in yerine tahta geçmiştir.
Rumeli Kazaskeri Feyzullah-zâde İbrahim Efendi başta olmak üzere
çeşitli hocalardan dersler alan I. Mahmûd, âlim, şâir ve
bestekârdır. Akıllı, dikkatli, ihtiyâtlı, meşverete ehemmiyet veren
ve kültürü yüksek olan bir padişahtır. Sebkatî mahlasıyla şiirler
yazmıştır. Biraz önce anlattığımız gibi, ilk işi Patrona Halil başta
olmak üzere, ayak takımından oluşan isyancıların isteklerini yerine
getirmek ve İbrahim Paşa ile yakınlarını devletin önemli
makamlarından bertaraf etmek olmuştur. Ancak Kasım 1730’un sonuna
doğru Patrona Halil başta olmak üzere bütün âsileri ortadan
kaldırmış ve devleti huzura kavuşturmuştur. Babasının ve amcasının
akıbetlerinden ve özellikle de III. Ahmed’in kendisine olan
vasiyetinden ders alarak, Şeyhülislâmlık ve sadrazamlık makamında
uzun süre kimseyi durdurmamıştır.

Şeyhülislâmlık makamına Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin iki oğlunu
getiren I. Mahmûd’un, çok sayıda sadrazamları arasında en önemli
yeri Hekimoğlu Ali Paşa ihraz etmiştir.

İçteki kargaşaya son veren I. Mahmûd, yıllardır devam eden İran
Harbini ele almıştır. Hekimoğlu Ali Paşa’nın 1731’de Urmiye’yi feth
edip Tebriz’i istirdâd etmesi üzerine Ocak 1732’de İran ile Sulh
Andlaşması imzalanmış ise de, Nâdir Hân bununla yetinmedi ve
1733’deki taarruzuyla harbi devam ettirdi. Erbil’i alarak Bağdad’ı
kuşatma altına alan Nâdir Şah, büyük kumandan Topal Osman Paşa
tarafından Temmuz 1733’de büyük bir hezîmete mahkûm edildi ve bu
sefer sebebiyle I. Mahmûd’a gâzî ünvanı verildi. İran’da Safevi
Hânedânına son vererek Avşar Hânedânını başlatan Nâdir Şah, yine
durmadı ve Kerkük’e girdi. İki Osmanlı Paşa’sını şehid eden ve
Revan, Gence ve Tiflis’i Osmanlı Devleti’nin elinden geri alan Şah,
bu avantajdan yararlanarak sulh istedi. 1639 tarihinde yapılan Kasr-ı
Şirin Andlaşması esasları üzerine kurulan İstanbul Andlaşması Ekim
1736 yılında imzalandı. Aslında Sünnî ve Hanefi olan Nâdir Şah, bu
inancını hâkim kılmaya kalkıştıysa da, iç kargaşadan korkarak geri
durdu ve ancak İran’ı mu’tedil bir İmâmiyye-i İsnâaşeriyye ve
Ca’ferî mezhebi çizgisine getirdi. Osmanlı Devleti’ne bu mezhebin
hak bir mezheb olduğunu tasdik ettirmek istediyse de, Şeyhülislâmın
ve âlimlerin muhâlefet etmesi üzerine muvaffak olamadı. 7 yıl süren
barış halinden sonra, Doğuda Timuroğullarına büyük zararlar veren
Nâdir Şah, yeniden Irak cephesinden Osmanlıya saldırdı (1743). Musul
şehri kahramanca savunuldu ve Nâdir Şah büyük kayıplarla geri
çekildi. 1744’de Kars’ı muhâsara etti; ancak muvaffak olamadı.
Yeniden sulh istedi ve 1723’den beri çok sayıda Müslümanın kanının
akmasına sebep olan bu harp, 1746 İstanbul Muâhedesi ile sona erdi.
Neticede İran, Osmanlı Devleti’ne İsnâaşeriyyeyi yine hak mezhep
olarak kabul ettiremedi.

İran’ın Osmanlı Devleti’ne saldırılarından memnun olan Rusya,
fırsatı ganimet bilerek 1736 yılında Azak Kalesini ele geçirdi.
Kırım’a giren ve büyük tahribat yapan Ruslar, Kırım Hanı Fetih Giray
tarafından Kırım’dan kovuldular. Bu arada Rusya’nın müttefiki olan
Avusturya, Polonya’yı paylaşmak ümidiyle 1737 yılında Osmanlı
Devleti’ne harp ilan etti ve üç koldan Osmanlı ülkesine saldırdı.
Niş’i düşüren, Eflak, Sırbistan ve Bosna’ya giren Avusturya
orduları, Ağustos 1737’de Şehid Ali Paşa’ya Banyaluka’da yenildiler.
Osmanlı Devleti aynı anda, İran, Avusturya ve Rusya ile harp
halindeydi. 1739 yılında Belgrad’a yürüyen Osmanlı ordularından
çekinen Avusturya sulh istedi. Müzâkerelerini bizzat Sadrazam Hacı
İvaz Mehmed Paşa’nın yürüttüğü sulh teşebbüsleri, Eylül 1739’da
Belgrad Muâhedesi ile neticelendi. 1718 Pasarofça Andlaşması ile
Avusturya’ya bırakılan yerlerin bir kısmı geri alınıyor ve Azak
Kalesi de Ruslardan geri alınıyordu. Karadeniz Osmanlı Gölü olarak
devam edecekti. Belgrad Muâhedesi, Osmanlı Devleti’nin hâlâ dünyanın
birinci devleti olduğunu isbat ediyordu. Bu arada Osmanlı Devleti’ne
yardımlarından dolayı, Dünyanın 2. büyük gücü olan Fransa da bazı
imtiyâzlar yani kapitülasyonlar elde ediyordu. Üç imparatorluk ile
aynı anda savaşan Osmanlı Devleti, hepsinde de galip olarak sulh
müzâkerelerine katılıyordu.

Belgrad Anlaşması ile Osmanlı Devleti 28 yıllık bir barış dönemine
imza atmış oluyordu. Osmanlı Devleti, devamlı savaş halinde
bulunduğu için, içeride de halkın derebeyi adını verdiği a’yân
denilen bazı mahallî mütegallibelerle de uğraşmak mecburiyetinde
kaldı. Bunların bir kısmı devlete itaat adı altında halka zulm
ediyordu ve bir kısmı da devlete baş kaldırıyordu. Aydın
taraflarındaki Sarı Beyoğlu bunların başında gelmektedir. Dış
problemleri halleden Padişah, Haziran 1740 tarihli Adâletnâmesiyle
bu problemi de halletmeye çalışıyordu. Humbaracıbaşı Ahmed Paşa’nın
gayretiyle 1734’de Maaşlı Humbaracı Ocağını teşkil etmiş ve yeni
askerî düzenlemelerin zaruretine inanmıştır. Bu arada bozulan tımar
ve ze’âmet usulünü ıslah etmek üzere Ocak 1732 tarihinde yeni bir
tîmâr kanunu çıkarmayı ihmal etmedi. Necid’de ortaya çıkan Vehhâbî
meselesi de, Sultân Mahmûd’un meşgul olduğu problemlerdendi.

Mide kanamasından muzdarip olan I. Mahmûd, 13 Aralık 1754 tarihinde
Demirkapı tarafından Saray’a girdiğinde vefat etti.

KADIN EFENDİLERİ: 1- Hâce Âlî-cenâb Baş Kadın. 2- Hâce Ayşe Kadın.
3- Hâce Verd-i Nâz Dördüncü Kadın. 4- Hatice Râmi Altıncı Haseki. 5-
Hâtem İkinci Kadın. 6- Râziye Kadın. İKBALLERİ: 7- Meyyâse Hanım;
Baş İkbal. 8- Fehmî Hanım; İkinci İkbaldir. 9- Habbâbe Hanım. 10-
Sırrî Hanım. ÇOCUKLARI: Hiç çocukları olmamıştır .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Osmanlı Padişahları   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Osmanlı Padişahları
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 2 sayfasıSayfaya git : 1, 2  Sonraki

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ÖDEV ARŞİVİ :: Ödev ve Konu Anlatımı Kategorileri :: Tarih-
Buraya geçin: