ÖDEV ARŞİVİ
Sayın Ziyaretçimiz;
Ödev Veya Konu Anlatımları Kategorilerini Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekmektedir...
Ödev Arşivimizi Sadece Üyelerimiz Görebilir
ÖDEV ARŞİVİ

Özgür Arşiv
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Türk Destanı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 123
Paylaşımcı Puanı : 2147483647
Kayıt tarihi : 03/04/09

MesajKonu: Türk Destanı   Çarş. Nis. 29, 2009 6:28 pm

Türk Destanı
Yaratılış Efsaneleri

Orta Asya'da yaşayan Türk toplulukları arasında dünya ve
insanın yaratılışı hakkında birçok efsane saptanmıştır. Bu
efsaneler yakın çağlarda derlendikleri için İslamlık,
Hıristiyanlık, Budizm, Maniheizm gibi dinlerden etkiler
taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem
Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü
önemli ürünlerdir.



Aşağıda, Altay Türkleri'ne ait iki yaratılış efsanesi verilmiştir.
Bu iki efsane temel olarak birbirlerine benzerler; ama ayrıldıkları
noktalar da vardır; aralarındaki farkları, okuyunca anlayacaksınız. İlk
efsane W. Radloff tarafından saptanmıştır; ikinci efsane ise V.
Verbitskiy tarafından saptanmış olup ilk efsaneden daha değişik bir
söyleyişe sahiptir. İki efsanede de tek bir yaratıcı Tanrı vardır.
Birinci efsanede Tanrı; Kayra Kan, Kuday ve Kurbustan adlarını
taşırken, ikinci efsanede Ülgen, Bay-Ülgen adlarına sahiptir.
İki efsane de dış etki (Çin ve İran) taşırlar.



Bu yaratılış efsanelerinde İran mitolojisinin ile Mani dininin
etkisinin olduğu görülmektedir. İkili düşünce
ilkesi (dualizm) İran mitolojisinin en önemli özelliğidir.
İran mitolojisinde Hürmüz, iyilik ilahıdır ve gökte
oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır. Aynı durum Altay
Türkleri'nin yaratılış destanlarında da vardır. Altay yaratılış
destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur, Şeytan Erlik ise yer
altında. Ama Erlik, Tanrı değildir; yalnızca güçlü bir
körmös'tür (şeytan). Türk Tanrı
düşüncesi, İran mitolojisindeki ikili ilah sistemini tek
ilahlı sisteme çevirmiştir.



İran mitolojisinde Hürmüz, birçok yaratık yaratır ve
Ehrimen de bunların bir bölümünü kendisine
vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay yaratılış
efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Kuday (Ülgen) da
birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine
ister ama Tanrı bunu reddeder.



Altay yaratılış destanlarında, herşeye gücü yeten ve
günümüzdeki Tanrı inancının aynısı olan bir inanış
yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı'ya yaratma eyleminde kimi
varlıklar yardım eder (mesela Ak Ene ve Kişi yani Erlik). Bu
yüzden bu efsanelerde her şeye kaadir bir Tanrı imajı yerine,
yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere başvuran bir ilah
portresi çizilmiştir.



Verbitskiy'in saptamış olduğu yaratılış efsanesinde (aşağıdaki ikinci
efsane) balığın dünya ile ilgili simgeselliğine yer verilmiştir.
Bu efsaneye göre dünyanın altındaki üç balığın,
dünyanın dengesini sağlamada rolü vardır. Burada balığa
kutsallık verilmiş ve dünyanın dengede durmasının simgesi
olmuştur. Bu özellik eski Hint mitolojisinde de vardır. Balığın
burada kullanılması aynı zamanda onun insanın yaratılışının, yaşamın
yeniden doğuşunun, bolluk ve bereketin simgesi olmasından ileri
gelmiştir. Kimi araştırmacılar göre Kırım Türkleri de benzer
biçimde, dünya okyanusunda büyük bir balık
bulunduğunu ve balığın üzerinde boynuzlarıyla dünyayı taşıyan
bir boğa olduğunu ileri sürerlerdi.



Altay yaratılış efsanelerinin bazı kahramanları yabancı adlar taşırlar;
mesela Mangdaşire, Şal-Yime, May-Tere vb. Bu efsanelerin bazı motifleri
de Eski Türk kültüründe bulunmamaktadır. Mesela
Tanrı'nın gökte oturması, yaratma eyleminde nesne ve kişilere
başvurması, Ak-Ana, Tanrı'nın insanlarla doğrudan konuşması ...gibi.
Altay yaratılış efsanelerinde, Türk destanlarındaki
güçlü yapı ve görkem de yoktur. Ergenekon Destanı
ile karşılaştırılmaları bile bunu kolayca gözler önüne
serer.


Aşağıda iki yaratılış efsanesi de yer almaktadır.




YERİDİNG PÜTKENİ
(Yerin Yaratılışı)


Herşeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu.
Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz gibi su
üzerinde uçuyorlardı.



Tanrı bir şey düşünmüyordu. Kişi, yel çıkarıp
suyu dalgalandırdı; Tanrı'nın yüzüne su sıçrattı. Bunu
yapınca da kendisinin Tanrı'dan güçlü olduğunu sandı;
daha yüksekte uçmak istedi. Ama uçamadı; suya
düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. "Bana yardım et!"
diye bağırıp Tanrı'dan yardım istedi.



Tanrı "Yukarı çık!" dedi, o da sudan çıkıverdi. Sonra
Tanrı, "Sağlam bir taş olsun!" dedi. Suyun dibinden bir taş
yükseldi. Tanrı ile Kişi, taşın üzerine oturdular. Tanrı,
Kişi'ye "Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!" diye buyruk
verdi. Kişi, Tanrı'nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden
çıkardığı toprağı Tanrı'ya ***ürdü.



Tanrı, Kişi'nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken "Yer
olsun !" diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, yeryüzü
yaratıldı. Tanrı, yine Kişi'ye "Suya dal, suyun dibindeki topraktan
çıkar !" diye buyruk verdi. Kişi, suya daldığında, bu kez kendim
için de toprak alayım diye düşündü. İki avucuna
da toprak doldurdu; bir avucundakini Tanrı'dan gizlemek için
ağzına attı. Dileği, Tanrı'dan gizli kendine göre bir yer
yaratmaktı. Avucundaki toprağı getirip Tanrı'ya uzattı. Tanrı, toprağı
suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu. O'nun suya serptiği
toprak gibi, Kişi'nin ağzındaki toprak da büyüyüp
genişlemeğe başladı. Kişi korktu; soluğu kesildi, öleyazdı.
Kaçmağa başladı. Ancak, nereye kaçsa yanı başında
Tanrı'yı buluyordu. O'ndan kaçamıyordu. Çaresiz kaldı,
Tanrı'ya yalvarmağa başladı: "Tanrı! Gerçek Tanrı! Bana yardım
et".


Tanrı, Kişi'ye
"Ağzındaki toprağı ne için sakladın" dedi. Kişi, "Kendime yer
yaratmak için saklamıştım" diye yanıt verdi. Tanrı da,
"Öyleyse at ağzından ve kurtul" dedi. Kişi'nin ağzındaki toprak
yere dökülürken küçük tepeler oluştu.
Tanrı, "Artık sen günahlı oldun" dedi, "Bana karşı geldin.
Kötülük düşündün. Bundan sonra sana
uyanlar, senin gibi kötülük düşünenler senin
gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler
olacak, güneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben,
gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da
Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun,
günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun".



Yeryüzünde, dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi. Tanrı,
bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı. "Dalları, yaprakları
olmayan ağaca bakmak güzel değil. Bu ağacın dokuz dalı olsun!"
dedi. Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu. Tanrı,
"Dokuz dalın herbirinin kökünden, birerden dokuz kişi
türesin; bunlar dokuz ulus olsun!" dedi.



Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duydu.
Nedir acaba diye düşündü. Tanrı'ya
gürültünün nedenini sordu. Tanrı, "Ben bir kaganım,
sen de kendince bir kagansın. İşittiğin gürültüyü
yapanlar benim ulusumdur!" dedi. Erlik, Tanrı'dan bu ulusu kendisine
vermesini istedi. Tanrı, "Olmaz!" diye karşıladı; "Sen git kendi işine
bak!".


Erlik'in canı
sıkıldı. Hele bir gidip şu insanları göreyim diyerek kalabalığın
yanına vardı. Orada insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha
nice yaratıklar vardı. Erlik, Tanrı bunları nasıl yarattı acaba, bunlar
ne yer, ne içerler diye düşündü. O
düşüne dursun, insanlar ağacın yemişlerinden yemeğe
başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnızca bir yanındaki
yemişleri yiyorlar, öte yandakilere ellerini
sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu. İnsanlar, şu
yanıtı verdiler: "Tanrı bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği
yasakladı. Biz yalnızca Tanrı'nın izin verdiği, ağacın
gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün
yılan ile köpek, yasak yandaki yemişleri yemememiz için
bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş
dalın yemişi de bizim aşımız oldu"



Bu yanıt, Erlik'i sevindirdi. Erlik Körmös, insanlardan
Törüngey denilen erkeğe yaklaştı. Ona "Tanrı size yalan
söylemiş. Asıl, yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar
daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz" dedi. Erlik, uyumakta
olan yılanın ağzına girdi; ağaca çıkmasını söyledi. Yılan,
ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay'ın karısı Eje,
yanlarına geldi. Erlik, Törüngey ile Eje'ye de yasak
yemişlerden yemelerini söyledi. Törüngey, Tanrı'nın
sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje
dayanamadı, yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına
sürdü. Törüngey ile Eje'nin tüyleri birden
döküldü. Utandılar. Kaçıp, herbiri bir ağacın
ardına saklandılar.



Derken Tanrı geldi. Bütün ulus, kaçışıp bir
köşeye gizlendi. Tanrı, "Törüngey! Törüngey!
Eje! Eje! Neredesiniz" diye haykırdı. Törüngey ile Eje
"Ağaçların arkasındayız" dediler, "Karşına çıkamıyoruz,
utanıyoruz". Sonra, olanları bir bir anlattılar. Tanrı, bildiği şeyleri
duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. "Şimdi
sen de Körmös'ten (Şeytan'dan) bir parça oldun"
diyerek yılana verdi ilk cezayı. "İnsanlar sana düşman olsun; seni
görünce vurup, ezip öldürsünler!" dedi. Eje'ye
döndü, "Sen, Körmös'ün sözüne uydun.
Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk
doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda
öleceksin, ölümü tadacaksın". Törüngey'e
de şöyle diyerek cezasını verdi: "Körmös'ün aşını
yedin. Benim sözümü dinlemedin, Körmös
Erlik'in sözüne uydun. Onun adamları onun dünyasında
yaşar, karanlıklar dünyasında bulunur. Benim ışığımdan yoksun
kalır. Körmös bana düşman oldu; sen de ona düşman
olacaksın. Benim sözümü dinleseydin, benim gibi
olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun, dokuz da kızın olacak.
Bundan sonra ben, insan yaratmayacağım. Artık, insanlar senden
türeyecek."


Tanrı,
Erlik'e de kızdı. "Benim adamlarımı niçin aldattın ?" diye sordu
öfkeyle. Erlik "Ben istedim, sen vermedin" dedi, "Ben de senden
çaldım. Artık, hep çalacağım. Atla kaçarlar ise
düşürüp çalacağım. İçip içip
esrirler (sarhoş olurlar) ise birbirlerine düşürüp
döğüştüreceğim. Suya girseler, ağaçlara
çıksalar bile yine çalacağım". Tanrı da, "Öyleyse;
dokuz kat yerin altında ayı, güneşi olmayan karanlık bir
dünya vardır. Seni oraya atıyorum" diyerek Erlik'i cezalandırdı.
Her şey bitince, bütün insanlara birden şöyle dedi:
"Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak,
gücünüzle elde edeceksiniz; benim yemeğimden yemek yok.
Artık, yüz yüze gelip sizinle konuşmayacağım. Bundan sonra
size May-Tere'yi göndereceğim".



May-Tere, insanlara birçok şey öğretti. Arabayı da May-Tere
yaptı. Ot köklerini, yenilebilecek otları insanlara öğretti.
Erlik, May-Tere'ye yalvardı: "Ey Gök Oğul, bana yardım et.
Tanrı'dan izin dile. Yanına çıkmak istediğimi söyle. Yardım
et bana". May-Tere, Erlik'in dileğini Tanrı'ya iletti. Tanrı aldırış
etmedi. May-Tere, altmış yıl yalvardı. Sonunda Tanrı, Erlik'e haber
gönderdi: "Düşmanlıktan vazgeçersen, insanlara
kötülük etmezsen sana izin veririm, yanıma gelirsin!"
Erlik, söz verdi. Tanrı'nın katına çıktı. Baş eğdi. "Beni
kutsa. Bana izin ver, ben de kendime gökler yapayım" diye
yalvardı. Tanrı, izin verdi. Erlik, kendisi için gökler
yaptı. Adamlarını topladı, yaptığı göklere yerleştirdi; kendisi de
başlarına geçti. Çok kalabalık oldular. Tanrı'nın en
sevgili kullarından olan Mangdaşire, bu duruma çok
üzüldü. Üzüntü içinde
düşündü: "Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde
sıkıntı çekip yoruluyor. Erlik'in adamları ise, göklerde
keyfedip duruyor." Mangdaşire, bu üzüntü içinde
Erlik'e savaş açtı. Erlik, daha güçlü
çıktı. Ateş ile vurup Mangdaşire'yi kaçırdı. Mangdaşire,
Tanrı'nın katına çıktı. Tanrı, "Nereden geliyorsun?" dedi.
Mangdaşire, "Erlik'in adamlarının gökte oturması, bizim
adamlarımızın ise yeryüzünde binbir güçlük
içinde yaşamaları ağırıma gitti. Erlik'in yandaşlarını yere
indirmek, göklerini başına yıkmak için Erlik'le savaştım.
Gücüm yetmedi, o beni kaçırdı" diye yanıt verdi.
Tanrı, üzülmemesini söyledi. "Erlik'e benden başka
kimsenin gücü yetmez" dedi, "Erlik'in gücü senden
çoktur. Ama gün gelecek, senin gücün Erlik'in
gücünden üstün olacak". Mangdaşire'nin yüreği
serinledi, rahat rahat uyudu.



Gün geldi, Mangdaşire güçleneceğini anladı. O gün
Tanrı, Mangdaşire'yi yanına çağırdı. "Var git.
Güçlendin artık. Erlik'in göklerini başına yıkacak
güce kavuşturdum seni. Dileğine ereceksin" dedi, "Sana, kendi
gücümden güç verdim". Mangdaşire şaşırdı: "Yayım
yok, okum yok. Kargım yok, kılıcım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız
bilek gücüyle Erlik'i nasıl yok edebilirim?". Tanrı,
Mangdaşire'ye bir kargı verdi. Mangdaşire, kargıyı alıp Erlik'in
göklerine gitti. Erlik'i yendi, kaçırdı; göklerini
kırdı geçirdi. Erlik'in gökleri parça parça
oldu, yeryüzüne döküldü. O güne değin
dümdüz olan yeryüzü, o günden sonra
kayalıklarla, sivri dağlarla doldu. Görklü Tanrı'nın
özene bezene yarattığı güzelim yeryüzü eğri
büğrü oldu. Erlik'in bütün yandaşları yere
döküldü; suya düşenler boğuldu, ağaca
çarpanlar sakatlanıp can verdi, sivri kayaların üstüne
düşenler öldü, hayvanlara çarpanlar hayvanların
ayakları altında kaldılar.



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dersanem.forumm.biz
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 123
Paylaşımcı Puanı : 2147483647
Kayıt tarihi : 03/04/09

MesajKonu: Geri: Türk Destanı   Çarş. Nis. 29, 2009 6:28 pm


Erlik, varıp Tanrı'dan kendine yeni bir yer istedi. "Benim
göklerimin yıkılmasına sen izin verdin; barınacak yerim kalmadı"
dedi. Tanrı, Erlik'i yerin altındaki karanlıklar ülkesine
sürdü. Üzerine yedi kat kilit vurdu. "Burada gün
ışığı, ay ışığı görmeyesin. Üzerinde sönmez ateşler
olsun. İyi olursan yanıma alır, kötü olursan daha derinlere
sürerim" dedi. Bunun üzerine Erlik, "Öyleyse
ölmüş kişilerin canlarını bana ver; gövdeleri senin
olsun, canları benim" dedi. Tanrı, "Yo, onları sana vermeyeceğim" dedi,
"İstiyorsan kendin yarat". Erlik eline çekiç,
körük ve örs aldı. Vurmağa başladı. Bir vurdu, kurbağa
çıktı. Bir vurdu, yılan çıktı. Bir vurdu, ayı
çıktı. Bir vurdu, domuz çıktı. Bir vurdu, Albıs
(kötü ruh) çıktı. Bir vurdu, Şulmus (kötü
ruh) çıktı. Sonunda Tanrı, Erlik'in elinden çekici,
örsü, körüğü aldı; ateşe attı. Körük
bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Tanrı, kadını tutup
yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup
uçtu. Bu kuş, eti yenmez, tüyü yelek olmaz Kurday
denilen kuştur. Tanrı, erkeği de tutup yüzüne
tükürdü. O da bir kuş olup uçtu; adına Yalban
kuşu dediler.


Bu
olanlardan sonra Tanrı, insanlara "Ben size mal verdim, aş verdim.
Yeryüzünde iyi, güzel, pak olan ne varsa verdim.
Yardımcınız oldum. Siz de iyilik yapın. Ben, göklerime
çekileceğim, tez dönmeyeceğim" dedi.



Yardımcı ruhlarına döndü: "Şal-Yime; sen, rakı içip
aklını yitirenleri, körpe çocukları, tayları, buzağıları
koru. Onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış
olanların ruhlarını yanına al; kendini öldürenlerinkini alma.
Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızları, başkalarına
kötülük edenleri de alma. Benim için, bir de
kaganları için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al,
benim yanıma getir.



İnsanlar ! Size yardım ettim. Kötü ruhları
(körmösler) sizden uzaklaştırdım. Körmösler size
yaklaşırsa, onlara yiyecek verin, ama onların yiyeceklerinden yemeyin;
yerseniz, onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz korumam
altında olcakasınız. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum, ama yine
geleceğim. Beni unutmayın, geri gelmez sanmayın. Geri
döndüğümde iyiliklerinizin,
kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim
yerimde Yapkara, Mangdaşire ve Şal-Yime kalacaklar; size yardımcı
olacaklar.


Yapkara!
Gözlerini dört aç. Erlik senin elinden ölenlerin
canlarını çalmak isterse, Mangdaşire'ye söyle; o
güçlüdür.



Şal-Yime! Sen de iyi dinle. Albıs, Şulbus yeraltındaki karanlıklar
ülkesinden çıkmasınlar. Çıkarlarsa, hemen
May-Tere'ye bildir. Ona güç verdim. O, kötü
ruhları koğar.



Podo-Sünku, Ay'ı ve Güneş'i bekleyecek. Mangdaşire,
yeryüzünü ve gökyüzünü koruyacak.
May-Tere, kötüleri iyilerden uzaklaştıracak.



Mangdaşire, sen de kötü ruhlarla savaş. Güç
gelirse benim adımı çağır. İnsanlara iyi şeyleri, iyi işleri
öğret. Oltayla balık avlamayı, tiyin (sincap) vurmayı, hayvan
beslemeyi öğret".



Sonra, Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire, Tanrı'nın sözlerini yerine
getirdi. Olta yaptı, balık avladı. Barutu buldu, sincap vurdu. Gün
geldi, Mangdaşire kendi kendine mırıldandı: "Bugün beni yel
uçuracak, alıp ***ürecek". Bir yel geldi, Mangdaşire'yi
uçurup ***ürdü. Bunun üzerine Yapkara insanlara
"Mangdaşire'yi Tanrı yanına aldı. Artık, onu bulamazsınız. Gün
gelecek, beni de yanına çağıracak. Nereye isterse oraya
gideceğim. Öğrendiklerinizi unutmayın. Tanrı'nın yargısı budur"
dedi.


İnsanları kendi haline bırakıp o da gitti.

--------------------------------------------------------------------------------

İKİNCİ YARATILIŞ EFSANESİ


Gök yoktu, yer yoktu. Yalnızca, sonu olmayan bir deniz vardı.
Tanrı Ülgen (Aakay, Kurbustan), bu denizin üzerinde
uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle
uçarken gönlüne doğdu. Bir ses "Önündeki
nesneyi yakala" diye fısıldadı. Ülgen, bu fısıltıyı yineledi.
Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş
çıkmıştı. Ülgen, taşı yakaladı, üzerine kondu. Taşın
üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz
bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana), süzülüp
Ülgen'in karşısına çıktı ve "Yarat" dedi; üç
kez yineledi. Ülgen "Nasıl?" diye sordu. Ak Ene "Yaptım oldu de,
yaptım olmadı deme" dedi. Sonra, Ak Ene kayboldu. Bir daha da
görünmedi. Ülgen, insanlara şu buyruğu verdi. "Var olana
yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!".



Ülgen, "Yer yaratılsın!" dedi; yer yaratıldı. "Gökler
yaratılsın!" diye buyurdu; gökler yaratıldı. Böylece
bütün dünyayı yarattı. Sonra, üç
büyük balık yaratıp, yeri onların üzerine yerleştirdi.
Balıklardan ikisini yerin kenarına,
üçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada
bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını
eğerse, kuzeyden yayık (tufan) olur. Başını daha aşağı eğerse,
yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun
için bu balık, büyük bir zincirle bir direğe
bağlanmıştır. Onu, Mangda-Şire yönetir.



Ülgen, dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu
Altın Dağ'da oturdu. Bu dağ, gök ile yer arasında idi.
Dünya'nın yaratılışı altı gün sürdü. Yedinci
gün Ülgen yatıp uyudu; sekizin gün kalktı...



Bizim Ay ve Güneş'imizin dünyasından başka, doksan dokuz
dünya daha vardır. Bunların hepsinde birer uçmag (cennet),
birer tamu (cehennem) vardır. Herbirinde insanlar bulunur. En
büyük dünya, Han Kurbustan Tengere'dir. Bay-Ülgen,
bu âlemin yönetimini yardımcılarından olan Mangızın Matmas
Burkan adlı ruha vermiştir. Bu dünyanın yerinin adı Altın
Telegey'dir. Cehennemi, Mangız Toçiri Tamu'dur. Bu tamuyu,
Matman Kara adlı bir zebani yönetir.



Doksan dokuz âlemin ortancası, Ezre Kurbustan Tengere'dir. Ezre
Tengere'yi, Belgein Keratlu Türün Musıkay Burkan'a
verilmiştir. Yerinin adı, Altın Şarka'dır. Cehennemi, Tüpken Kara
Tamu'dur. Bu cehennemi Matman Karakçı yönetir.



Kişioğullarının bulunduğu bizim dünyamız, en
küçük dünyadır. Adına, Kara Tengere Dünyası
denilir. Bu dünyayı, May-Tere yönetir. Cehenneminin adı, Kara
Teş'tir. Bu cehennemi, Kerey Han yönetir. Bizim dünyamızın
üzerinde otuz üç kat gök vardır.



Bay-Ülgen, birgün denize bakarken, suyun üstünde
bir toprak parçasının yüzdüğünü
gördü. Toprağın üzeri, insan gövdesine benzeyen bir
kil tabakası ile kaplıydı. Ülgen, "Bu cansız toprak, kişi olsun!"
diye buyurdu. Toprak, kişi oldu. Ülgen, ona Erlik adını verdi;
olduğu yere bıraktı. Erlik, giderek Ülgen'i buldu. Ülgen de
onu yanına aldı; kendisine küçük kardeş yaptı. Bir
zaman sonra Erlik, Ülgen'i kıskandı. Ondan daha
güçlü olmak istedi. Ülgen'e imrendi, "Ben de onun
gibi olmalıyım" diye düşündü. Düşüne
düşüne Ülgen'e düşman oldu. Ülgen bunun
yerine, Mangdaşire'yi yarattı. Sonra da, bizim dünyamızda yedi
kişi yarattı. Bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktan oldu.
Kulaklarına üfledi, can verdi. burunlarına üfledi, akıl
verdi. En sonra da, yine bir kişi yarattı ve May-Tere adını verdi. Ona
"Bu insanları sen yönet" diye buyurdu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dersanem.forumm.biz
 
Türk Destanı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ÖDEV ARŞİVİ :: Ödev ve Konu Anlatımı Kategorileri :: Tarih-
Buraya geçin: